KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar                                                                                                           Soru ve Cevaplar

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                         Başlangıç Sayfası Yapın
 

 

Soru-244: Muhterem hocam geçenlerde, "Yeni Ümit" diye nurcuların çıkardığı bir dergide, mut'a konusunda çok çirkin ve insafsızca bir yazı çıkmış.  Bazı zavallılar da bunu, yeni ve cevapsız bir şeymiş gibi ona buna gösteriyorlar! Oysa asırlardır söylenen ve Şia tarafından çeşitli vesilelerle cevaplanan şeylerin tekrarından başka bir şey değil. Ama yine bu yazının da cevapsız kalmaması gerekir diye düşünüyorum.  Bunu da herhalde en güzel yapacak sizlersiniz...

Bismillahirrahmanirrahim

  

Cevap-244: Muhterem kardeşim, sizin dediğiniz gibi bu yazı da tekrarı mükerrerattan başka bir şey değildi. Bu iddalar ve daha fazlası Yayın evimizin çıkardığı "Kur'an Ve Sünnet Işığında Mut'a Nikahı" isimli kitapta geniş bir şekilde cevabını bulmuştur ki kitabın tam metni sitemizin Makaleler bölümünde de yayınlanmıştır.  Ama dediğiniz gibi yine de yazı cevapsız kalmasın diye, bahsettiğimiz kitabın sahibi Abdülkadir Çuhacıoğlu kardeşimiz, Makaleye geniş bir cevap vermiş ve yayınevimizin yayınladığı "Kıble dergisinin" 9. sayısında yayınlanmıştır. Ama makaleyi görmeyen kardeşler için burada da yayınlıyoruz ve buna vesile olduğunuz için, size de ayrıyeten teşekkür ediyoruz.        

Abdulkadir Çuhacıoğlu*

 

Topluma Dönük İlâhî Bir Rahmet

 

MÜT’A NİKÂHI

Geçenlerde “Yeni Ümit” dergisinde[1] Ali ÜNAL ve Osman ŞİMŞEK imzasıyla bir makale yayınlandı. “Acı Bir Tecrübe: MUT’A (Geçici Evlilik) ve GERÇEKLER” adlı söz konusu makale, “hayal ürünü” olup olmadığını bilemediğimiz bir istismar örneği ile başlıyor ve müt’a nikâhının İslâm’da yerinin olmadığını, –kendi deyimiyle– Şiîlerin kaynaklarını da kullanmak suretiyle ispata çalışıyor.

Öncelikle belirtelim ki, müt’a nikâhının cevazına bütün Şiîler inanmaz. Şîa’nın şu an yaşamakta olan belli başlı üç kolu vardır ve bunlardan sadece “İmâmiyye Şîası” müt’ayı meşrû kabul eder. Zeydiyye ile İsmâîliyye kabul etmez. O yüzden makalede müt’a nikâhının cevazının tüm Şiîler’e mal edilmesi bilimsel açıdan doğru değildir.

Diğer bir husus; Ehl-i Sünnet ulemasının reddettiği ve İslâm dışı gördüğü “müt’a nikâhı” ile İmâmiyye Şîası’nın kabul ettiği “müt’a nikâhı” mahiyet bakımından birbirlerinden tamamen ayrıdır. Ehl-i Sünnet’in reddettiği müt’a, İmâmiyye Şîası tarafından da asla meşrû kabul edilmez ve zinâ ile eşdeğerde görülür. İmâmiyye, cevaz verdiği müt’a nikâhının hukûkî sınırlarını çizer ve ancak o şartlar dahilinde meşrû sayar.[2]

Gelelim makalede ileri sürülen iddialara:

1. [Bu evlenme şeklinde miras da söz konusu olmadığı ...] iddiası nikâh esnasında şart koşulmadığı sürece doğrudur. Ancak nikâh kıyılırken şart koşulursa, mektepte en yaygın görüşe göre miras cereyan eder. Bu evlilik sonucu doğan çocuk ile ebeveyni arasında karşılıklı miras alış verişi ise zaten vardır.

Müt’a nikâhı bir fuhuş mu?

2. [Mut'a, üzerine dinî kılıf geçirilmiş para karşılığı fuhşa benzemektedir.] iddiası “Müslümanım” diyen bir kişinin ağzından çıkabilecek bir söz değildir. Bu sözün sahiplerine göre Allah’ın Rasûlü (s.a.a) bu fuhşa nasıl izin vermiştir acaba? Fuhuş aklen çirkin bir şey iken ve –bizimle beraber– Mâtürîdî ekolüne göre de aklen çirkin olan bir şeyin meşru olması mümkün değilken, Allah ve Rasûlü’nün –bir süreliğine de olsa– buna izin verdiğini nasıl söylersiniz? Bu ve benzeri iddialar Allah ve Rasûlü’nü töhmet altına sokan iddialardır ve bunu dillerine dolayanlar biraz olsun haya etmeli ve bunun hesabını düşünmeliler.[3]

Hz. Ali’ye izâfe edilen Hayber hadîsi

3. [Bir defasında, mut'a'nın helâl olduğuna inanan birisi[4] Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü'nün mut'a'yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir.] rivâyeti Buhârî ile Müslim dahil pek çok hadis kitabında geçmektedir. Ancak başta Süfyân es-Sevrî ile İbn’ül-Qayyim el-Cevziyye olmak üzere bütün Sünnî alimler, müt'a nikâhının Hayber günü lehte yada aleyhte, hiçbir şekilde gündeme gelmediğini; dolayısıyla rivâyette hata bulunduğunu söylüyorlar.[5] Bu bir.

İkincisi, hadisin bazı rivâyetlerinde, konunun Hz. Ali ile Abdullâh b. Abbâs arasında çıkan “müt’a nikâhı”yla ilgili tartışma üzerine gündeme geldiği görülüyor. Rivâyete göre İmam Ali (a.s) İbn Abbâs'ı müt’aya cevaz verdiği için azarlıyor ve söz konusu “Hayber hadisi”ni okuyor! Rivâyetten, ömrünün sonuna kadar müt’a nikâhının cevazında sebat eden Abdullâh b. Abbâs’ın İmam Ali'ye hiç kulak vermediği anlaşılıyor. Oysa azcık olsun tarih bilenler, Abdullâh ile İmam Ali’nin (a.s) birbirlerine ne derece yakın olduklarını, Abdullâh'ın İmam Ali'ye ne kadar güvenip itimat ettiğini asla inkâr edemezler. Böyle bir İbn Abbâs'ın, Ali'nin naklettiği bir hadise rağmen fetvasında direnmesi hiç mümkün mü acaba!? Üstelik şu söz de Abdullâh'a ait: “Bir konuda Ali b. Ebî Tâlib'in fetvası güvenilir bir yolla bize ulaştığı takdirde, asla onun dışına çıkmayız!”[6]

Üçüncüsü, Hayber hadisinin bütün rivâyet yolları İbn Şihâb ez-Zührî'de birleşiyor. ez-Zührî, her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin "gayet siqa bir hadis hafızı" sayıp son derece güvendikleri birisi olsa da biz aynı kanaatte değiliz. Bizce o sâbıkalı bir râvîdir ve rivâyetlerine güvenmemiz mümkün değildir.[7]

Sadece Buhârî ile Müslim'de, tam yedi sahâbîden[8] gelen rivâyetler, o gün yalnız evcil eşeklerin etinin yasak edildiğini ifade ediyor ve bu rivâyetlerin hiç birisinde "müt'a nikâhı"na yer verilmiyor. Bu da gösteriyor ki Hz. Ali’ye izafe edilen ve içinde müt’anın yasaklanmasından bahseden “Hayber hadisi” kesinlikle hatalı. Üstelik bu yedi sahâbîden gelen rivâyetlerin hiçbirisinin senedinde "İbn Şihâb ez-Zührî"nin adına da rastlayamıyoruz. Anlaşılan, Hayber hadisindeki "müt'a nikâhı yasaklaması" tamamen İbn Şihâb'ın katkısıdır ve bunu özellikle İmam Ali'den gelen rivâyete sokuşturması boşuna değildir![9]

Sebra hadîsinin durumu

4. Makalede [Allah Resûlü'nün mut'a'ya ikinci kez izin verişi de Mekke'nin Fethi'nde vuku bulmuştur. Üç günlük izinden sonra Resûlullah mut'a'yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü'ne kadar yasaklamıştır.] deniyor ve ardından Sebra b. Ma’bed el-Cühenî’den gelen rivâyetlere yer veriliyor. Doğrusu, müt’a nikâhına “haram” diyenlerin dört elle sarılıp üzerine yattıkları tek rivâyet bu. Öyle ki, bu adeta onlar için “ilaç” gibi. Ancak:

Bir defâ, bu rivâyet gerek metin ve gerekse senet bakımından, Ehl-i Sünnet âlimlerinin hadis ve fıkıh usûlü kriterlerine göre de zayıftır. Bunun Müslim’de, şurada, burada yer alıyor olması da bilimsel açıdan bir şey ifade etmez. Rivâyet tek kelimeyle şâzdır (yahut münkerdir) ve şâz (yahut münker) olduğunu ortaya koyan pek çok karîne vardır.[10]

İkincisi, şayet Allah’ın Rasûlü (s.a.a) Mekke’nin fethinde müt’a nikâhına nihâî hükmü vererek, kıyamete dek kesin bir dille yasaklamışsa, iki ay gibi kısa bir süre sonra gerçekleşen “Evtâs günü” buna tekrar nasıl izin veriyor!?[11] Rahmet ve hikmet peygamberinin bu denli çelişkiye düşmesi, dün dediğini bu gün yalanlaması mümkün görünüyor mu sizce? Bu durum bile Sebra hadîsinin asılsızlığını göstermez mi?

Allah ve Rasûlü müt’aya izin vermiştir.

5. [Esasen, ne Kur'ân, ne de Resûlüllah Efendimiz, mut'a'yı helâl kılmış değildir.] iddiası ne kadar bayat ve ne kadar delilden yoksundur! İleride de kısaca temas edeceğimiz gibi, Nisâ Sûresinin 24. âyeti açık bir dille müt’a nikâhına onay vermektedir.

Peygamber Efendimiz de sahâbenin müt’a nikâhı yapmasına izin vermiştir. Abdullâh b. Mes'ûd anlatıyor: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ile birlikte gaza ediyorduk. Kadınlar(ımız) yanımızda değildi. (Cinsel arzularımız iyice bastırmaya başlayınca) 'Acaba kısırlaşsak mı!?' dedik. Allah'ın Rasûlü (s.a.a) bizi bundan menetti; ardından bize bir elbise karşılığında belli bir zamana kadar bir kadınla evlenmemize izin verdi ve 'Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın...' ayetini okudu."[12]

Yine Câbir b. Abdillâh ile Seleme b. Ekva’ anlatıyor: "Biz bir ordu içindeydik. Allah'ın Rasûlü'nün (s.a.a) bir habercisi geldi ve dedi ki: Allah'ın Rasûlü (s.a.a) size müt'a yapmanız için izin verdi; müt'a yapabilirsiniz."[13]

Sadece bu iki sahih hadis bile Rasûl-i Ekrem’in (s.a.a) müt’aya izin verdiğini açıkça ifade ediyor. O buna açıktan izin vermeyip te sahâbenin uygulamalarına göz yummuş olsa bile bu onay değil midir? “Takrîrî Sünnet” dendiğinde ne anlıyorsunuz siz?

İşin ilginç yanı, makale sahipleri pek çok yerde olduğu gibi burada da çelişkiye düşmekte, az yukarıda naklettiği Hz. Ali’ye izafe edilen Hayber hadîsi [= Rivâyetlere göre Resûlullah (s.a.s.), mut'a'ya ilk defa Hayber Savaşı'ından önce üç gün izin vermiş; ..] ile Sebra hadîsinde [= Ey insanlar, ben size kadınlarla mut'a yapmanız konusunda izin vermiştim...] bile aynı izne yer verildiğini çarçabuk unutuvermekteler. Buna “sarhoşluk” denmez de ne denir Allah aşkına!

Müt’anın yasaklanışında tedrîcilik var mı?

6. [Mut'a'nın haram kılınmasında da böyle bir tedricîliğin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı içkinin tedricen haram kılınması gibi.] İçkinin tedrîcî olarak yasaklandığı iddiası doğru değildir ve bu iddianın hiçbir delili yoktur. Konuyla ilgili âyetlerden hiçbirisinde içkiye en ufak bir kapı aralama bulunmadığı gibi, hepsi yasak belirtmektedir.[14] İlgili hadislerin durumu da aynıdır. Müt’a nikâhının haram kılınması diye bir şey olmadığı için ondaki tedrîcîlik iddiası da delilden yoksundur.

Müt’a nikâhı nesh edilmiş midir?

7. [Peygamber Efendimiz (s.a.s.), mut'a'nın haram kılınma süreci ile ilgili çok önemli olan bu noktayı şu şekilde ifade etmiştir; "Mut'a'yı, nikâh, talâk (boşama), iddet ve miras (ile ilgili ahkâmın teşrii) haram kılmıştır."] hadîsini Ebû Ya’lâ ile Dâraqutnî’nin yanısıra İshâq b. Râheveyh, İbn Hıbbân, Ebû Ca’fer et-Tahâvî ve el-Beyheqî tarafından Ebû Hüreyre’den rivâyet ediliyor. Rivâyetin başında sadece Ebû Hüreyre’nin bulunması bile onun reddi için bizce yeterli aslında.[15] Ayrıca Müemmel b. İsmâîl ile Ikrime b. Ammâr adlı iki râvî var senedinde. Müemmel'in büyük bir hâfıza ve zabt sorununun bulunduğunu; dolayısıyla hadiste çok hatalar yaptığını hemen herkes kabul ediyor. Ikrime'nin de Müemmel'den pek farkı yok.[16] Bu ikisi, Kitaba, sünnete, sahâbe ve tâbiînin tatbikatlarına aykırı bir rivâyeti aktarmakla "hata" ettiklerini kanıtlamış oluyorlar. Dolayısıyla bu rivâyet, Ebû Hüreyre'ye dokunmasak bile isnad bakımından sağlam değil.[17]

Müt’a nikâhını nikâh, talâq, iddet ve miras âyet (yada hüküm)lerinin neshettiğine dair daha başka rivâyetler de vardır ve hiçbirinin yüzüne bakılacak hali yoktur.[18]

Yeri gelmişken belirtelim ki; müt’a nikâhının aslen meşrû iken sonradan nesh edildiğine dair başlıca üç iddia var: 1. Ayetlerle nesh, 2. Hadislerle nesh ve 3. İcmâ ile nesh. Bu üç iddianın da temelsiz olduğuna dair detaylı bilgiyi ilgili çalışmamda bulabilirsiniz.[19]

8. [Mut'a'nın Peygamberimiz tarafından haram kılındığı bir çok sahabi tarafından rivâyet edilmiştir.] deniyor ve ardından ilgili sahâbîlerin adlarına yer veriliyor. Söz konusu rivâyetlerin hepsine kitabımızda yer verdik ve hepsinin metin ve senet tahlillerini yaptık. Baktığınızda göreceksiniz ki; çoğu isnad bakımından zayıf. Geri kalanları ise ya şâz yada Ehl-i Sünnet âlimlerinin iddialarını destekleyecek nitelikte değil.[20]

Müt’anın haramlığına dair “icm┠iddiası

9. [Mut'a'nın haramlığında icma vardır.] Bu da tamamen temelsiz, ayakları yere basmayan bir iddia.[21] Kitaplarda sahâbeden sadece Ömer b. Hattâb, Abdullâh b. Ömer ve Abdullâh b. Zübeyr’in; tâbiînden de Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Hasen el-Basrî, Abdurrahmân b. Ebî Amra, Rabî’ b. Sebra, Abdülazîz b. Ömer, Mekhûl, İbn Şihâb ez-Zührî ve İsmâîl b. Ümeyye müt’aya “haram” gözüyle bakıyor. Buna mukabil: Sahâbeden 1. Ali b. Ebî Tâlib, amcasının oğlu has öğrencisi 2. Abdullah b. Abbâs, 3. Abdullâh b. Mes'ûd, 4. Câbir b. Abdillâh el-Ensârî, 5. Ebû Saîd el-Hudrî, 6. Seleme b. Ekva’, 7. Imrân b. Husayn, 8. Sa'd b. Ebî Vaqqâs, 9. Semîr, 10. Übey b. Ka'b, 11. Muâviye b. Ebî Süfyân, 12. Amr b. Hureys, 13. Seleme b. Ümeyye b. Halef, 14. Rabîa b. Ümeyye b. Halef, 15. Ma'bed b. Ümeyye b. Halef ve 16. Esmâ bt. Ebîbekr; tâbiîn ve etbâut-tâbiînden ise 1. Tâvûs b. Keysân, 2. Saîd b. Cübeyr, 3. Atâ b. Ebî Rabâh, 4. İbn Cüreyc, 5. Mücâhid b. Cebr, 6. Safvân b. Ya'lâ b. Ümeyye, 7. Hâlid b. Muhâcir b. Hâlid ile 8. İsmâîl es-Süddî el-Kebîr’in yanısıra Mekke ve Yemen fukahâsının tamamı müt’anın halen meşrû olduğuna inanıyor.[22] Bu listeye Ehl-i Beyt’i de katarak düşünün: Bu durumda şayet icmâ varsa, insaf edin; ne tarafta!?

İbn Abbâs müt’aya verdiği cevazdan döndü mü?

10. [İbn-i Abbas'ın ... mut'a'ya ruhsat verdiği, fakat sonradan bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda yer almaktadır.] Doğru; kaynaklarda bu türden pek çok iddia var. Peki bu iddiaların temeli ne kadar sağlam? Makalede, İbn Abbâs’ın müt’aya verdiği cevazdan döndüğüne dair ileri sürülen “Mü’minûn sûresinin ilk âyetleriyle alâkalı rivâyet” târihî gerçeklerle bağdaşmıyor. Çünkü müt’a nikâhıyla ilgili uygulamalar Medîne dönemine aittir. Mü’minûn sûresi ise Mekke’de inmiştir. Söyler misiniz: Medîne’de vuku bulan bir uygulamayı Mekke’de inen âyetler nasıl ortadan kaldırıyor!? Yahut Mekke’de inen söz konusu âyetlerle yasaklanan bir şeye Allah ve Rasûlü daha sonra nasıl izin veriyor!? Bu rivâyete sırtını vererek İbn Abbas’ın söz konusu fetvasından döndüğünü ileri sürenler hiç mi düşünmezler?

Diğer yandan rivâyetin isnadında Mûsâ b. Ubeyde er-Rabezî var. Mûsâ, özellikle de hâfıza bakımından ittifakla ve son derece "zayıf", "rivâyetlerine güvenilmeyen" bir râvî.[23] Bu nedenle İbn Hacer rivâyetin isnadının "zayıf" olduğunu söylüyor.[24]

İbn Abbâs’ın müt’a nikâhına verdiği cevazdan dönüşüne ilişkin rivâyetlerin tamamı zayıftır. O yüzden İbn Abdilberr, "Abdullâh b. Abbâs, müt'a nikâhının cevazına ve helâlliğine kâil olmuştur; bu hususta kendisinden gelen rivâyetlerde hiçbir ihtilaf yok."[25] diyor. İbn Battâl'ın ifadesi ise aynen şöyle: "Mekke ve Yemen uleması, İbn Abbâs'tan müt'anın helâl olduğunu rivâyet ediyorlar. Bundan döndüğü ise zayıf senetlerle rivâyet olunuyor. Oysa onun müt'aya cevaz verdiğini ifade eden rivâyetler daha sahihtir."[26]

Müt’ayı yasaklayan kim?

11. [Hz. Ömer mut'a'nın haram olduğunu açıkça ifade ve ilan etmiştir: "Resûlüllah (s.a.s) bize üç defa mut'a yapmaya izin verdi, sonra bunu haram kıldı..." (İbn Mâce, "Nikâh", 44), Hz. Ömer'in sözü dikkatle mütalâa edilirse görülecektir ki, mut'a'yı yasaklayan kendisi değildir; o, Allah Resûlü'nden öğrendiği hükmü dile getirmektedir.

Hz. Ömer'in mut'a'yı yasakladığı iddiasıyla ilgili olarak, ona atfedilen, "Resûlüllah zamanında iki mut'a vardı; umrenin hacca katılması (Hacc-ı Temettu') ve nikâh-ı mut'a: ben, ikisini de yasaklıyorum." rivâyeti de vardır ve Şiîler, yukarıdaki rivâyete değil, bu rivâyete sarılırlar. Oysa, Hz. Ömer'in Resûlüllah (s.a.s.) zamanında caiz olan bir şeyi kendine göre haram etmesi düşünülemeyeceği gibi ...]

Müt’ayı yasaklamayı Hz. Ömer’in ağzından Rasûlullâh’a izafe eden İbn Mâce hadîsi, yasaklamayı Hz. Ömer’in bizatihi kendisine izâfe eden şu hadislere aykırı:

a) Hz. Ali hadîsi: "Ömer müt'ayı eğer yasak etmeseydi; pek az kişi* dışında, kimse zina etmezdi!"[27]

b) Hz. İbn Abbâs hadîsi: "Allah Ömer'e rahmet etsin; müt'a Allah'ın bu ümmete bahşettiği bir rahmet idi. Şayet Ömer onu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse zina etmezdi!"[28]

c) Hz. Câbir’den gelen hadisler:

– "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ve Ebûbekr zamanında bir avuç kuru hurma ve un mukabilinde istimtâ' yapardık. Nihayet Ömer, Amr b. Hureys hadisesinden ötürü bundan nehyetti."[29]

– "Biz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ile birlikte her ikisini de yaptık. Sonra Ömer bize bunları yasakladı; o yüzden bir daha yapamadık."[30]

– “Ömer şöyle dedi: "Şüphesiz, Allah Rasûlü'ne (s.a.a) dilediği şeyi dilediği sebeplerle helâl kılıyordu. Kur'ân da yerli yerince nazil oldu. Hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Bunu da Allah'ın emrettiği şekilde yapın. Şu kadınlarla müt'a yapmayı da kesin artık! Şayet bana bir kadınla süreli nikâh kıyan birisi getirilirse, and olsun onu taşlarla recmederim!"[31]

– “Ömer şöyle dedi: "Kur'ân işte bu Kur'ân, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ise o (bildiğiniz) Rasûl! Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında iki müt'a vardı: Biri hac müt'ası, öteki ise kadın müt'ası."[32]

– “Ömer halife olduğunda dedi ki: "Allah'ın Rasûlü (s.a.a) işte o (bildiğiniz) Rasûl; Kur'ân ise bu Kur'ân! Kuşkusuz Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında iki müt'a vardı ki ben bunları yasaklıyorum ve yapanları cezalandırıyorum!: Birisi müt'a nikâhı, ki bir kadınla belli bir süreye kadar evlenen bir adamı ele geçirirsem; and-olsun onu taşlarla yok ederim! Öteki ise hac müt'ası."[33]

d) Imrân b. Husayn hadisi: "Allah'ın kitabında "müt'a ayeti" nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) de vefatına dek bizi ondan menetmedi. (Ancak) ondan sonra bir adam[34] çıkıp kendi düşüncesiyle dilediğini söyledi."[35]

e) Abdullâh b. Ömer hadisi: Ömer dedi ki: "İki müt'a var ki Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında vardı; ancak ben onları yasaklıyor ve karşılığında cezalandırıyorum!: Hac müt'ası ve kadın müt'ası."[36]

f) Ebû Qılâbe Abdullâh el-Cermî hadisi: Tıpkı Abdullâh b. Ömer'in rivayeti gibi.[37]

g) Saîd b. Müseyyeb hadisi: "Ömer iki müt'ayı yasakladı: Kadın müt'ası ve hac müt'ası."[38]

h) Urve b. Zübeyr de İbn Abbâs'a karşı müt'a nikâhının haram olduğunu savunurken, Allah'ın sevgili Rasûlü'ne (s.a.a) değil; Ebûbekr ile Ömer'in icraatlarına dayanıyor![39]

Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin en muteber kaynaklarında yer alan, son derece sahih ve sahâbe arasında fazlasıyla yaygın olan bu hadisler şu çarpıcı gerçeği ortaya koyuyor: Müt'a nikâhına Allah (c.c.) izin vermiş, O'nun sevgili Rasûlü (s.a.a) hayatta olduğu sürece uygulanmış. Bu uygulamaya I. Halife zamanında da devam edilmiş! Allah'ın kitabında, Rasûlü'nün sünnetinde olmasına rağmen bunu yasaklayıp haram kılan; buna rağmen vazgeçmeyenleri cezalandıracağını söyleyen; hiç kuşkusuz, II. Halîfe Ömer olmuştur!

Bütün bunlar İbn Mâce hadisinin kesinlikle hatalı olduğunu ortaya koyuyor. Bu hatanın rivâyetin senedinde yer alan Ebân b. Ebî Hâzim (Abdillâh)’den kaynaklanıyor olması kuvvetle muhtemel. Çünkü onun hâfızasının zayıf olduğu, bu yüzden de münker pek çok hadisinin bulunduğu... Ehl-i Sünnet hadis âlimlerinin itirafları arasında.[40]

Zaten eğer müt'a nikâhını yasaklayan gerçekten Allah'ın Rasûlü (s.a.a) ise, Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir çoğu neden "Müt'a nikâhını haram kılan / yasaklayan ilk kişi Ömer b. Hattâb'tır." desin ki? Ebû Hilâl el-Askerî, Celâl es-Süyûtî, el-Qalqaşendî ve el-Qaramânî; Ömer b. Hattâb'ın müt'ayı haram kılıp yasaklayan ilk kişi olduğunu söylüyorlar.[41]

Bu durumda Şiîler neden "İki müt'a var ki Allah'ın Rasûlü (s.a.a) zamanında vardı; ancak ben onları yasaklıyor ve karşılığında cezalandırıyorum!: Hac müt'ası ve kadın müt'ası." rivâyetine sarılmasınlar ki? Sizlere göre de son derece sahih ve sağlam bu rivâyetleri bıraksınlar da; her bakımdan münker olan İbn Mâce hadîsine mi tutunsunlar? Kusura bakmayın; biz Şiîler her zaman ve her yerde kuvvetli delilden yanayız.

Bu arada [Hz. Ömer'in Resûlüllah (s.a.s.) zamanında caiz olan bir şeyi kendine göre haram edemeyeceğini...] düşünmeye siz devam ede durun; bakın o hac müt’ası konusunda da ne diyor: “Allah'ın kitabında bulunduğu ve Rasûlü de yaptığı hâlde sizlere hac müt'asını yasaklıyorum!”[42]

Ehl-i Beyt kaynaklarında yer alan Hayber hadîsi ve takiyye

12. [Resûlüllah'ın (s.a.s.) Hayber gününde mut'a'yı haram kıldığını ifade eden ve Hz. Ali (r.a.) tarafından rivâyet edilen hadis, bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (et-Tehzib, c. 7, s. 251) Fakat müellif, bu hadisle alâkalı Hz. Ali'nin takiyye yaptığını ileri sürer. Ayrıca, mut'a'nın haram olduğuna dair Hz. Ali'nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. el-İstibsar, c. 3, s. 142)] iddiasına gelince:

Sizce; bir konuda pek çok yoldan sağlam isnatlarla ve yaygın biçimde gelen bir hadise, sadece bir iki yoldan gelen bir hadis muhâlif düşse ne yapılır? Aralarını bulma imkânı da yoksa, muhâlif olanı mı tercih edersiniz, yoksa yaygın olanı mı? Sizi bilmem; ama Ehl-i Sünnet ulemâsı bu durumda yaygın olanı alır ve diğerini şâz (yahut münker) kabul ederek reddeder.

Biz de aynı şeyi yaptığımızda neden bu suç oluyor? Bizim hadis kaynaklarımız, müt’a nikâhının cevazını açıkça ifade eden sayısız hadislerle doludur. Ve bunlar sened bakımından gayet sağlam ve yaygın rivâyetlerdir. Söz konusu Hayber hadîsi –râvîlerinin her yönden siqa olduğunu kabul edersek– şâzdır ve onunla amel etmek elbette mümkün değildir. Bu bir.

İkincisi, rivâyet {... Zeyd b. Ali à Ebû Hâlid Amr b. Hâlid à Huseyn b. Ulvân à Ebul-Cevzâ Münebbih b. Ubeydillâh à ...} kanalıyla geliyor. Mektebimize göre, bunlardan bilhassa Huseyn b. Ulvân ile Ebû Hâlid’e pek güvenilir gözüyle bakılmaz ve rivâyetlerine ihtiyatla yaklaşılır.[43] Onlara karşı Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin tutumu ise daha acımasızdır.[44] Bu durumda böyle bir rivâyete itimat etmenin imkânı var mı?

“Takiyye”, dinimize, şahsımıza, yakınlarımıza yahut malımıza yönelik bir tehlike söz konusu olduğunda, hatta Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin bozulmaması için gerçeği gizlemek, bu gibi durumlarda açık vermemek demektir. Bunun İslâm’da yerinin olmadığını iddia etmek, apaçık inattır. Yerine göre farz, haram ve mendûb olmak üzere üç kısımda mütâlaa edilen takiyyenin meşruiyeti konusunda kitapta ve sünnette pek çok delil vardır ve durum aklen de böyledir. Bilmez misiniz: Her doğru her yerde söylenmez.[45]

Bu kavramın Şîa ile özdeş hale gelmesi elbette boşuna değildir. Ebûbekr’e bîat etmedikleri takdirde Rasûlullâh’ın biricik kızı Fâtıma’nın evini içindekilerle birlikte “yakma” tehditlerini[46], Rasûlullâh’ın vefatından sonra Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e haksızlık yapılacağını belirten –Ehl-i Sünnet hadis âlimlerinin ölçülerine göre de– sahih hadisleri[47], Evlâd-ı Rasûl’ün ve dostlarının tarih boyunca çektiği sıkıntıları, Ehl-i Beyt imamlarından hemen tamamının ya öldürülerek yada zehirlenerek şehîd edilmelerini, Emevîler ve Abbâsîler döneminde Ehl-i Beyt dostlarına yönelik “cadı avına” dönüşen takip, tehdit ve zulümlerin, ondan sonraki dönemlerde de artarak devam ettiğini; kitaplarının, mallarının yağmalandığını... şayet siz bilmiyorsanız; biz biliyoruz. Ateş düştüğü yeri yakar; bunun acısını bizler çektik, sizler değil!

Bir de şimdi bakın etrafınıza; takiyyeye en çok kimler sığınıyor? Şiî âlimler mi, yoksa Sünnî âlimler mi?

Bize göre Allah’ın Rasûlü’nün (s.a.a) vefatıyla birlikte Kur’ân tamamlanmıştır; fakat onun sağlıklı biçimde yorumlanması bitmiş değildir. Bu görev Hz. Ali başta olmak üzere Ehl-i Beyt imâmlarına tevdî edilmiştir ve bu görev her ne pahasına olursa olsun yerine getirilecek; sonraki kuşaklar bu hazineden, bu tatlı pınardan mahrum bırakılmayacaktır. Onun için takiyye en güzel araçlardan birisidir.

Ehl-i Beyt imamlarından (a.s) yaygın biçimde gelen hadislere muhâlif düşen her rivâyeti “takiyye” ile izah etmeyi –âcizâne– ben de doğru bulmuyorum. Buradaki Hayber hadîsinin de takiyye ile ilgisi yok ve sadece “şâz” demek yeterli bence. Fakat bu, bu tarz “aykırı” rivâyetlerin hiçbirisi “takiyye ile izah edilemez” demek değildir. İslâm’ın geleceğini ve dostlarının hayatta kalmasını herkesten fazla düşünen Evlâd-ı Rasûl (a.s), icap ettiğinde “takiyye” ile fetva vermişlerdir.[48] Ancak bunun için dinin hükümlerinin asla gizli kalmaması, tereddüde yol açarak karışıklığa meydan vermemesi şarttır. İmamlarımız, nerede takiyye yollu fetva vermişlerse, işin doğrusunu dostlarına ve hâlisâne niyetle merak edenlere başka bir zaman açık seçik anlatmışlar, tereddüde mahal bırakmamışlardır. Aksi durumlarda takiyyeye baş vurdukları asla vaki değildir.

Ayrıca el-İstibsâr’da [Mut'a'nın haram olduğuna dair Hz. Ali'nin bizzat kendi ifadesi] de mevcut değildir. Orada mevcut olan rivâyet yukarıdaki Hayber hadisidir.

Müt’a nikâhı sadece bir ruhsattır.

13. [Şiî fıkhında, kiminle mut'a yapılabileceğiyle alâkalı olarak da pek çok çelişkiler vardır. Bir rivâyette, mut'a'nın ancak inanan biriyle yapılabileceği ifade edilirken (Küleynî, Kâfî, 5. c. 454); diğer bir rivâyette, Müslüman bir kadınla mut'a yapılamayacağı, sadece Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla böyle bir evlilik için ruhsat olduğu belirtilmektedir.] Ehl-i Beyt kaynaklarında [Müslüman bir kadınla mut'a yapılamayacağı, sadece Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla böyle bir evlilik için ruhsat olduğu]na ilişkin en ufak bir kayıt yoktur. Söz konusu makaleyi yazanlar, öyle anlaşılıyor ki işi hayli aceleye getirmişler ve kitaplarımızda olmayan çelişkiler yaratmaya çalışmışlar. Konuyla ilgili rivâyetler, sadece “Yahûdî ve Hıristiyan kadınlarla müt’a yapmakta beis olmadığına” ilişkindir.[49]

14. ["Kâfi"nin 5. cildinin 462. s.sının 1. rivâyeti, bâkire bir kız için mut'a'nın tavsiye edilemeyeceğini, zira böyle bir evliliğin o kızın anne-babası için utanç vesilesi olacağını belirtmektedir. Ayrıca, İmam Ebû Abdullah (Hz. Cafer es-Sadık) şöyle demektedir: "Mü'min bir kadınla mut'a yapma; çünkü, böyle yapmakla onu küçük düşürmüş ve aşağılamış olursun." (et-Tehzib, c. 7, s. 253; el-İstibsar, c. 3, s. 143)]

Ehl-i Beyt (İmâmiyye) mektebinde müt’a nikâhı bir ruhsat olarak meşrû kabul edilir ve ihtiyacı olmayanların bu yola başvurması “mekruh” olarak değerlendirilir. O yüzden de İmamlarımız (a.s) dostlarına mümkün oldukça dâimî nikâhı tavsiye etmişlerdir.[50] Aynı şekilde bâkire kızlarla müt’a yapılması da hoş karşılanmaz. Müt’a yapılacak olsa bile, velilerinden izin alınması ve “cinsel ilişkisiz” bir müt’a yapılması tavsiye edilir.[51]

Elbette bütün bunlar, normal koşullarda bu nikâha pek hoş gözle bakılmadığı, adı üstünde sadece “ruhsat” olduğu içindir. Ancak burada ve hiçbir yerde duygularımızla hukuku birbirine karıştırmamak gerekir. Hiçbir hukukçu, bir konuya ışık tutarken işine duygularını karıştıramaz; aksi halde hukuk olmaz. Ve böyle durumlarda, ortada bekleyen toplumsal ihtiyaçlar “çözümsüzlüğe” terk edilmez mi?[52] Bunun vebalini kim çekebilir?

Yasalarla serbest bırakılan; ama ihtiyacı olmayanların başvurması halinde hoş karşılanmayan durumlar her hukuk sisteminde vardır. Örneğin Ebû Hanîfe ve ilk dönem (yaklaşık altı asırlık) Hanefî fakihleri, şarap dışında sarhoş edici içkilerden “sarhoş etmeyecek miktarda” içilmesine yeşil ışık yakarken[53]; acaba kendileri içmişler midir? Yada bunu kime tavsiye etmişlerdir? Bu hüküm bizce yanlış olmakla birlikte, bizler onların içtiklerini de sanmıyoruz, tavsiye ettiklerini de.

Diğer yandan bir erkeğin, göbekten yukarısını açabileceğine (= ki doğrudur) fetva veren Sünnî âlimlerden hangisi bu halde sokağa çıkmıştır? Bu durum ayıp değil midir? Yapanı ayıplamazlar mı? Hatta “deli misin be adam!” demezler mi? Oysa ihtiyaç olduğunda (örneğin hamamda yıkanırken) kimse bu durumu ayıplamaz.

Aynı şekilde bir kadın; erkek kardeşinin, amcasının, dayısının ve oğlunun (kısacası mahremlerine karşı) yanında boynunu, boğazını hatta göğüslerini açabilir ve onlar da bu yerlere –şehevî gözlerle olmadıkça ve fitneye sebebiyet vermedikçe– bakabilirler. Buna Ehl-i Sünnet cânibinden de fetva veren Hanefî ve Şâfiî âlimlerinden[54] hangisi bunu –ihtiyaç yokken– uygulamış ve başkalarına tavsiye etmiştir? Bu durum da son derece ayıp değil mi?

Bir erkeğin, dul kalmış yengesiyle evlenmesine çoklarımızın duyguları izin vermez. Oysa iki gönül bir olduktan sonra hukuken buna mani var mı?

Kısacası “duygu” başkadır, “hukuk” başkadır; ve bunlar asla birbirlerine karıştırılmamalıdır. İmamlarımızın “ihtiyaç olmadıkça başvurulmaması” ve “bâkirelerle müt’a yapılmaması” yönündeki tavsiyelerini de bu şekilde anlamak gerekir.

İstismar konusuna gelince; bir kimsenin kalbinde eğrilik varsa ve niyeti kötü ise onun için her hüküm istismara açıktır. İstismara açık olmayan hüküm de yoktur. Hukukta bir şey istismara yol açıyorsa ve o şeye toplumun ihtiyacı da varsa; o şeyin önünü tümden tıkamak yerine yasal önlemler alırsınız. İşin doğrusu ve makul olanı budur. Aksi halde iyi niyetli ama o şeye gerçekten ihtiyacı olan insanları da mağdur edersiniz. Günümüzde de böyle değil midir? Halkın ihtiyaçlarına yönelik bir yasa çıkarıldığında, birileri bu yasanın açıklarını bularak istismara kalktığında ne yapılır? O yasa tümden iptal mi edilir, yoksa o yasaya istismarı önleyici mahiyette bir takım kayıtlar mı eklenir?

İslâm hukukunda, normal koşullarda dâimî nikâhın resmîleştirilmesi diye bir mecburiyetin olmadığını, birazcık fıkıh okumuşsanız bilirsiniz. Oysa şimdi herkes mutlaka resmî bir nikâh yaptırmak zorunda. Neden? Elbette devletin başka hedefleri de vardır; ama bizce asıl sebep, istismarı, suiistimali ve başıboşluğu önlemektir. Şimdilerde şayet sadece dînî nikâhla yetinilseydi, seyredin manzarayı; ne istismârlar, ne suiistimaller görürdünüz.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin iğrenç şartlı hulleciliğe ve “içinde saklamak ve akit esnasında şart koşmamak halinde” müt’a nikâhına yeşil ışık yakmalarına ne diyeceksiniz?[55]

Bizler müt’a nikâhının istismara açık olduğunu inkâr etmiyoruz ki? Ama istismara açık diye önünü tümden kesmenin ne aklî, ne de hukûkî hiçbir manası yoktur. Varsa öyle bir şey; suiistimali önleyici ilâve tedbirler alırsınız. Yasa çıkarır ve yapılan tüm işlemleri resmîleştirirsiniz. Böylece resmî olmayan uygulamaları önlersiniz. Yoksa devlet neden var ki? Her şeyi vicdanlarla çözmek mümkün olsaydı; devlete, polise, askere ne hâcet vardı?

["Mü'min bir kadınla mut'a yapma; ...”] rivâyetinin ise isnadı kopuk, yani münkati bir hadis. Böyle bir hadis ile bizde amel etmeyiz, şayet birazcık usul biliyorsanız, siz de.

Müt’a nikâhıyla alakalı âyet ve “istimtâ”nın anlamı

15. [Şiîler, mut'a inançlarını desteklemek için Nisa Sûresi'nin 24. âyetini güya delil olarak kullanırlar.] sözünü –kusura bakmayın ama– iyi niyetle izah etmekte zorlanıyorum. Bu büyük ve çirkin bir ithamdır. Buna sadece bizler değil, sahâbe ve tâbiînden olup ta âyetten müt’a nikâhını anlayan birçok değerli insan da maruzdur. Tarafsız olan, kendi aklıyla karar verebilen sağduyulu okuyucularım, bu ithama asıl muhatap olan tarafın kimler olduğunu anlayacaklardır.

Nisâ sûresinin 24. ayetinin müt’a nikâhından başka bir şeyi anlatmadığını ilgili kitabımızda genişçe izah ettik. Tefsir ve meallerde gözden kaçan bazı ilginç ayrıntılara da dipnotta değindik. Kaldı ki âyetten müt’a nikâhı anlamını çıkaranlar sadece bizler değiliz. Şayet başınızı kaldırıp ta etrafınızda olup bitenlere bir bakarsanız; İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve tüm öğrencileri, Übey b. Ka'b, Imrân b. Husayn, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve İsmâîl es-Süddî başta olmak üzere daha pek çok şahsiyetin aynı sonuca vardığını görürsünüz. Hatta büyük müfessir el-Qurtubî ve eş-Şevkânî “müfessirlerin çoğunluğunun âyetin müt’a nikâhı hakkında nâzil olduğuna inandıklarını” söylüyorlar.[56]

16. [İstimtâ" kelimesi mut'a ile aynı kökten gelen bir kelime olup, "faydalanma" anlamına geliyor ise de, bunu kavram olarak mut'a'ya hamletmek kat'iyen doğru değildir.] sözü, söz sahiplerinin, Arapça’nın yanısıra İslâmî kavramlardan da habersiz oldukları konusunda önemli ipuçları veriyor. Ayette geçen "İstimtâ’" kelimesinin kök itibariyle "faydalanmak", "istifade etmek", "nimetlenip yararlanmak" gibi anlamlara geldiği doğrudur; ancak bunlar onun sözlük karşılıklarıdır. Halbuki bu kelimenin bir de İslâmî literatürde oturmuş ve herkes tarafından bilinen bir terim (ıstılâh) karşılığı vardır ki; o da “müt'a” yapmaktır. "Temettu’" da bu anlamdadır. Bilhassa "kadınlar"dan, "nikâh"tan bahsedilen bir ortamda bunun başka bir karşılığı yoktur. Konuyla alâkalı hadislerde bile sürekli "istimtâ’" ve "temettu’" kavramları kullanılmıştır.

Söz konusu ayette de böyle bir ortamda kullanılmış bu kelime. Kelimeyi, içindeki terim karşılığını boşaltıp "faydalanmak"la doldurmak bâtınî bir yorumdur ve ciddiye alınacak yanı yoktur. Bu tarz yorumların kapısı bir aralanırsa, "namaz kılmak" olarak anladığımız "salât"a sadece "dua etmek", "oruç tutmak" anlamını verdiğimiz "savm" kelimesine "tutmak" ... anlamı verilir ki; bunun tehlike boyutlarını siz düşünün!

Kaldı ki Arapça’da bir kelime, kalıptan kalıba girdiğinde ve farklı konumlarda kullanıldığında değişik anlamlar ifade eder. Bunun en güzel örneklerinden birisi “darb” kelimesidir. “Vurmak, dövmek, örnek vermek, yola çıkmak, gezinti yapmak, bir çeşit ortaklık yapmak vb” anlamlara gelen bu kelimeye, Kur’ân’da geçtiği her yerde, yukarıdaki anlamlardan sadece birisini verirseniz ne olur? Yine “nazar” kelimesinin de “bakmak, düşünmek, tartışmak, beklemek” gibi karşılıkları yok mu? “kavl” (qâf ile) kelimesinden türeme “mukâvele” ve “ikâle” kelimelerinin anlamları birbirine ne kadar zıttır! (Mukâvele “sözleşme”, ikâle ise hukuk dilinde “alışveriş sözleşmesini feshetme” anlamına gelir.)

Müt’a bir zinâ mıdır?

17. Ayette geçen “sifâh” deyiminin açıklamasında sırtlarını dayadıkları Elmalılı Hamdi Yazır’ın [Nikâhın ... meşru olmasının hikmeti, nefsi tahsin ve üremedir... Yalnız şehveti gidermek maksadı ile nikâh veya cariye edinmek caiz değildir. Bundan dolayı, mut'a, başka bir ifade ile metres tutmak helâl değildir, bir zinadır.] sözleri ise cidden utanç vericidir. Bu sözleri söyleyen Elmalılı, şâyet fıkıhtan tümüyle bi-haber olsaydı, “maksatlı değil” derdik. Bir defa bu sözler, “müt’a nikâhına sırf cinsel tatmin için başvurulur” çarpık önyargısına dayanan sözlerdir. Oysa müt’a nikâhına başvurmanın daha başka sosyal sebepleri de vardır ve ilgili kitabımızda açıklaması mevcuttur.

Diğer yandan “şehveti teskin için nikahlanmak caiz değildir” demek koca bir fıkıh külliyatını göz ardı etmek olur. Ehl-i Sünnet âlimleri, evlenmediği takdirde zinaya düşecek bir kimse için; "evlenmesi farzdır / vâciptir!" demiyor mu?[57] Onların bu fetvası, sırf şehevî arzuları tatmin için de evlenilebileceği konusunda sizce yeterince açık değil mi? Elmalılı’ya göre bir erkeğin tamamen kısır yada çocuk doğurma ihtimali kalmamış bir kadınla, bir kadının da aynı özelliğe sahip bir erkekle evlenmesi de câiz değil anlaşılan. Allah aşkına fıkıhta bunun yeri var mı!?

Ayrıca müt’a nikâhına “zina” diyen Elmalılı, bununla Allah ve Rasûlü’ne ne büyük iftirâ ettiğinin bilmem farkında mı? Söyler misiniz: Allah’ın Rasûlü (s.a.a) sahabeye müt’a yapmaları için izin verdiğinde onlara zina mı yaptırdı? Onların fuhuş yapmalarına göz mü yumdu?

Elmalılı’nın bu hezeyanları nereden aldığını biliyoruz: el-Cessâs. Hanefîlerin önde gelen hukukçu müfessirlerinden olan el-Cessâs, kendisine yakışmayan bir üslupla, ayetin müt’a nikâhıyla ilgisinin olmadığını ispatlayabilmek için var gücüyle çırpınıyor, bunun verdiği sarhoşlukla ne büyük yanlışlar yaptığını bile fark edemiyor. Ama nâfile! Fahruddîn er-Râzî bile onun bu çırpınışlarını “boş” olarak değerlendiriyor ve bununla âyetin müt’a nikâhından bahsettiğine ağırlık veriyor. er-Râzî çözümün “neshe gitmek” olduğunun altını çiziyor![58]

Mü’minûn sûresinin 5~7 âyetleri

18. [Yukarıda anlatılanlar dışında, mut'a'yi kabul etmenin daha pek çok açmazı ve çelişkisi vardır.] dedikten sonra Mü’minûn sûresinin 5~7 âyetlerini delil gösteriyorlar. Söz konusu âyetlerde felâha erecek gerçek mü'minler için, ırz ve namuslarını, cinsel arzu ve isteklerini sadece iki sınıfa açabileceği, yalnız onlarla cinsel ilişkiye girebileceği belirtiliyor: a. Zevceleri b. Câriyeleri. Bu iki yolun dışında kalan cinsel ilişkiler haram kılınıyor; yapanlar kınanıyor ve "âdî" oldukları söyleniyor. Ancak bizler "müt'a" nikâhıyla evlenen bir kadının da kocasına "zevce" olduğunu söylüyoruz. Dolayısıyla ayetlerin konumuzla hiçbir ilgi ve alâkası yok. Bu bir.

İkincisi, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu âyetlerle şayet müt’a nikâhına da yasak getirilseydi, Allah'ın Rasûlü (s.a.a) Medîne’de buna izin verebilir miydi?  Mezhebi kurtaralım derken, Hz. peygamberi ne duruma soktuğunuzun farkında mısınız?

O yüzden, bu ayetlerle "müt'a" nikâhının haramlığına delil getirmeyi, Mâlikîlerden Qâdî Ebûbekr b. el-Arabî reddeder.[59]

Şimdi soruyoruz: Açmazda olan biz miyiz, yoksa siz misiniz?

19. [Mut'a İslâm'ın icat ettiği bir uygulama olmayıp, cahiliyye döneminde yaygın olan bir usûldü.] iddiasına gelince; sizce câhiliyye dönemine âit her şey yanlış mıdır? O dönemde dâimî evlilik te vardı; peki şimdi ne yapacaksınız!? Tesettür de vardı; bu durumda İslâm’da tesettürün yerinin olmadığını mı iddia edeceksiniz?

İslâm Peygamberi câhiliyye döneminden kalma her şeyi silip yok etmedi. Yanlış olanlarını kaldırdı, diğerlerine de çeki düzen verdi.

Müt’a ile alâkalı bazı hukûkî düzenlemeler

20. [Şiilere göre, bu hüküm istimta'dan önce kadına hakkı olan metayı vermek gerektiğini ifade eden bir kuraldır; aksi hâlde, kadına hakkı verilmeden ondan yararlanılması mut'a kapsamına dahil olamaz.] Biz Şiîlerin dediği şudur: Kadın, müt'a nikâhından sonra cinsel ilişki olsun olmasın, kararlaştırılan mehrin (ücretin) tamamını hemen alabilir. Ancak asıl hak ediş, gerekli istifadeden sonradır.

21. [Mut'a anlayışına göre, bir kadın mut'a yoluyla evlendiği ilk kocasından hamile olsa bile ikinci bir erkekle yine mut'a yapabilir] iddiası bizlere yönelik iftiralardan birisidir. Bizler diyoruz ki: Taraflarca belirlenen süre (ecel) dolduğunda; kadın hamile ise doğum yapıncaya kadar iddet bekler. Hamile değilse iki hayız müddeti bekler. Hayız görmeyen kadınların iddeti ise 45 gündür.

Müt'a nikâhıyla evlenen çiftlerden erkek olanı bu evlilik esnasında ölürse, bu durumda kadın hamile değilse 4 ay 10 gün bekler. Hamile ise "4 ay 10 gün" ve "Doğum vakti" seçeneklerinden süresi en uzun olanını tercih eder. (Yani örneğin 4 ay 10 gün geçtiği hâlde doğum olmamışsa doğuma kadar, doğum yapmış ama henüz 4 ay 10 günlük süre bitmemişse bu süre bitene kadar iddet bekler.)[60]

22. [Kur'ân, boşanma durumunda üç hayız ve temizlik müddeti beklemeyi teşrî buyurmuş olup, zikrettiğimiz bu hükmün dışında başka bir hüküm getirmiş değildir. Böyle bir hükmü, Sünnette de görmüyoruz.] iddiası çok câhilce, –her zaman olduğu gibi– hiçbir araştırmaya dayanmadan acelece verilmiş bir hükümdür. Oysa hâmileyken boşanan bir kadının iddeti konusunda Talâq sûresi (ayet: 4, 6) hâmileliğin sona ermesini istemektedir. Sünnette de örneğin evli câriyelerin hâmile değilken boşanmaları hâlinde “iki hayız” boyu iddet bekleyecekleri vardır.[61]

Kaldı ki “sünnet” deyince sadece Sünnî hadis kaynaklarını düşünmek hiç te bilimsel, tarafsız ve insaflı bir yaklaşım değildir. Bu, “kendisinden başkasını yok sayan” bir tutumdur ve bir Müslümana yakışmaz.

23. [Hz. Ali şöyle demektedir: "Şehevî arzularınıza karşı oruca sığının." Eğer, mut'a caiz ise, kolay yoldan arzuları tatmin mümkünken oruca ne gerek var? Bunun bir çelişki olduğu apaçık değil midir?] Tıpkı Ehl-i Sünnet kaynaklarında olduğu gibi, bizim kaynaklarımızda da böyle durumlarda “oruç tutma” tavsiyesi vardır. Fakat bu bir çelişki değildir. Şayet toplumun bütün fertleri “tek tip” olsaydı o zaman belki çelişkiden söz edilebilirdi. Şehevî arzularını, zaten tavsiye edilmeyen müt’a ile gidermektense “oruç” ile dizginleyecek olanların yanısıra, bununla kendini eğleyemeyecek olanlar da vardır. Üstelik, müt’a yapmak isteyen bir kimse, istediğinde karşı adayı hemen bulabilecek mi? Kısacası her iki hükmün farklı uygulama alanları vardır.

Kaldı ki, daha önce de belirttiğimiz gibi yine söylüyoruz: Müt’a nikâhı sırf şehevî arzuları tatmin için başvurulan bir nikâh değildir. Müt’a yoluyla çocuk sahibi olmak isteyen bir kimse, bu isteğine her halde “oruç tutarak” ulaşamaz. Dolayısıyla burada bir çelişki yoktur.

Kısacası müt’a, –Mü’minlerin Emîri İmâm Ali’nin has öğrencisi İbn Abbâs’ın da dediği gibi– toplumsal ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak vaz olunmuş ilâhî bir rahmettir. Toplumları bu rahmetten esirgeyenler bu tutumlarına devam ede dursunlar; batılı hukukçular bile –koşulları hazırlandığı takdirde– toplumlar için gerekli olduğuna inanıyorlar!

Şimdi müsaade buyururlarsa birkaç soru da biz soralım:

1. Şayet müt’a nikâhı sizce zinadan ve fuhuştan farksız ise, Allah’ın Rasûlü’nün (s.a.a) izin verip sahabeye uygulattığı müt’a da zina ve fuhuş muydu?

2. Görüyoruz da; lehte yada aleyhte hemen her hadisin metin ve senet tenkidini yapmaktan israrla kaçınıyorsunuz. Bunun sebebi ne?

3. Sıkça "Şiiler" diyerek bir şekilde dokundurmaya çalıştığınız bizler, "Ali'nin Şîası" olmaktan gurur duyuyoruz. Ya sizin "Şîası" olmakla iftihar ettiğiniz birisi var mı?


 

4. Yine gördük ki; bizim kabul etmediğimiz bazı şeyleri bize mal etmeye çalışıyorsunuz. Cidden iyi niyetliyseniz, karşılıklı hoşgörü içinde diyaloga girerek aramızdaki yanlış anlamalı yok edemez miyiz?

5. Bir takım konuları aramızda tartışırken kırıcı ve itham edici olmak niye?

Gelin; müctehid imamların karşılıklı saygıya dayalı geleneğini sürdürelim? Tıpkı İmam Şâfiî gibi; “Her ne kadar bizler müt’anın cevazına fetva veren o öncü insanlara muhalefet edip görüşlerini terk etmişsek de bu onları cerh edip eleştirmemizi gerektirmez. Onlar için 'Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl kıldınız ve dolayısıyla hata ettiniz.' de diyemeyiz. Çünkü onlar hakkında böyle bir şey iddia ettiğimizde onlar da bizim gibi düşünenleri hataya düşmekle, Allah'ın (a.c.) helâl kıldığı bir şeyi haram kılmakla suçlayacaklardır."[62] diyelim, kardeş olalım ve hep öyle kalalım. Bi-emânillâh... Ves-selâm...


 


* 1963’te Amasya’da doğdu. 1981’de Amasya İmam Hatip Lisesi’ni, 1985 yılında da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. 1986 yılında Hatay ilinin Altınözü ilçesinde, İmam Hatip Lisesi’nde “Meslek Dersleri Öğretmeni” olarak göreve başladı. 1994’te Amasya’ya geldi ve çeşitli okullarda görevini sürdürdü. Halen Amasya’nın Taşova ilçesinde “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” öğretmeni olarak görev yapmaktadır.

Önceleri Ehl-i Sünnet (Hanefî) iken, uzun ve yoğun çalışmaları sonucu Ehl-i Beyt mektebi’ni tercih eden Çuhacıoğlu’nun yayınlanmış iki kitabı var:

– Kitap ve Sünnet Işığında MÜT’A NİKÂHI (Kevser Yayınları, Nisan – 2002)

– Hz. Peygamberin Dilinden HZ. ALİ [el-Hasâis Tercüme ve Şerhi] (Kevser Yayınları, Ekim – 2002)

1- Temmuz - Ağustos - Eylül 2003, Sayı : 61 Yıl : 16

2- Geniş bilgi için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 16~25

3- Bu türden iddialar ve cevapları için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 129 vd.

4- Rivayetlerde bu kişinin Abdullâh b. Abbâs olduğu belirtiliyor.

[5]- bk. en-Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim: IX, 180~181; ez-Zeyle'î, Nasb'ur-Râye: III, 178~179; İbn’ül-Qayyim, Zâd'ül-Meâd: II, 183 ayr. bk. 183~184, IV, 6; İbn Hacer, Feth'ul-Bârî: XII, 210~211; el-Aynî, el-Umde: XIV, 254; el-Qastalânî, İrşâd'üs-Sârî: VI, 299, VIII, 35; eş-Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr: VII, 230; Davudoğlu, Müslim Şerhi: IX, 178

[6]- Sahih senetlerle rivâyet edilen bu söz için bk. İbn Sa'd, et-Tabaqât: II, 338; İbn Abdilberr, el-İstîâb: III, 40; İbn’ül-Esîr, Üsd’ül-Ğâbe: III, 288; İbn Hacer, el-İsâbe: II, 509

[7]- İbn Şihâb ez-Zührî, Urve b. Zübeyr ile her fırsatta bir araya gelip İmam Ali'ye (a.s) sataşan ve ona olan düşmanlıklarını açığa vuran birisi! Bu konuda güvenilir yollarla gelen pek çok rivâyet var! (Örnek olarak bk. İbrâhîm es-Seqafî, el-Ğârât: s. 395; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc’il-Belâğa: IV, 102) Peygamber Efendimiz ise Ali’ye sataşan ve ona sövenleri “münâfık” olmakla niteliyor ve bu durumun doğrudan Allah ve Rasûlü’nü üzeceğini haber veriyor. (Konuyla ilgili sahih hadisler için bk. Çuhacıoğlu, Hz. Ali: s. 311~340, 351~357)

ez-Zührî buna ilaveten, Abdülmelik b. Mervân gibi kan dökücü Emevî sultanlarının meclis arkadaşlarından! (İbn Sa'd, VII, 447 = Aynı yerde o ünlü diktatörün hediye(!)lerine mazhar olduğu da kayıtlı.) İbn Sa'd'ın Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih bir senedle rivâyetine göre, birisi ez-Zührî'ye gelerek, dişleri altın tellerle bağlamanın hükmünü sorar. O da “sakıncası yok” der ve bu fetvayı verirken Abdülmelik b. Mervân'ın da dişlerini altın telle bağlattığını kaynak gösterir! ez-Zührî, bununla adeta “Sakıncası yok; eğer olsaydı Abdülmelik bunu yapmazdı!” demek ister. Sadece bir valisinin, Haccâc-ı Zâlim'in, bir çoğu Ehl-i Beyt taraftarı on binlerce (yüz binin üzerinde = bk. Ali el-Qârî – el-Haffâcî, Şerh’uş-Şifâ: III, 169) masumun kafasını sudan sebeplerle kesmesini onaylayan böyle bir diktatörün uygulamasını delil göstermek bir insana yakışır mı!?

Ayrıca ez-Zührî tedlis ile de ünlü birisi. (ez-Zehebî, el-Mîzân: IV, 40) Yani rivâyet ettiği hadisin başkalarınca güvenilir sayılabilmesi için senedde ve daha başka yerlerde oynama yapabiliyor! ez-Zührî'nin hadislerin metin ve senedlerinde yaptığı oynamalara örnek görmek istiyorsanız; onun rivâyet ettiği hadislerde iyi bir gezintiye çıkmalısınız!

Yahyâ b. Maîn bile “O Ümeyye oğullarına çalışırdı!” dedikten (Hâkim, el-Ma'rife: 54; İbn Hacer, et-Tehzîb: II, 424) sonra, ez-Zührî'yi kim siqa sayarsa saysın, bir kıymeti var mı!?

8- Bu sahâbîler şunlar: 1. Abdullâh b. Ömer, 2. Câbir b. Abdillâh, 3. Abdullâh b. Ebî Evfâ, 4. Abdullâh b. Abbâs, 5. Seleme b. Ekva’, 6. Enes b. Mâlik ve 7. Berâ b. Âzib.

bk. Buhârî: humus, 20, meğâzî, 40, zebâih, 27, 28; Müslim: sayd, 25, 26, 29, 32~34, 36, 37

9- Hz. Ali’ye izafe edilen “Hayber hadîsi”nin genişçe tahlîli için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 47~51

10- Sebra hadîsinin metin ve senet tenkidi için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 88~95

11- Ahmed: IV, 55; Müslim: nikâh, 18; el-Beyheqî, es-Sünen: VII, 204

[12]- eş-Şâfiî, el-Ümm: 1705. htm; Ahmed: I, 420, 432, 450; Buhârî: tef. Mâide, 9, nikâh, 8; Müslim: nikâh, 11; et-Tahâvî, Şerhu Meânî'l-Âsâr: 390. htm; el-Beyheqî, VII, 200~201

[13] - Ahmed: IV, 47, 51; Buhârî: nikâh, 32; Müslim: nikâh, 13~14

14- Hanefîlerin en güçlü müctehid âlimlerinden Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs, Baqara sûresinin 219 âyeti ile içkinin kesin olarak haram kılındığını delilleriyle birlikte savunmakta (bk. Ahkâm’ul-Qur’ân: III, 3 vd.), Şâfîlerden Fahruddîn er-Râzî de (et-Tefsîr: VI, 43 vd.) onu desteklemektedir.

15- Ehl-i Sünnet âlimlerinin temel kaynakları Ebû Hüreyre’nin aslında güvenilir birisi olmadığını ortaya koyan delillerle dolu. Konuyla ilgili detaylı bilgiyi, yakında yayınlanacak olan “Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre” adlı kitabımızda bulabilirsiniz.

16- Müemmel= İbn Sa'd, V, 501; ez-Zehebî, IV, 228~229; İbn Hacer, et-Tehzîb: V, 568, et-Taqrîb: II, 294~295

Ikrime= İbn Sa'd, V, 555; ez-Zehebî, III, 90~93; İbn Hacer, et-Tehzîb: IV, 159~161, et-Taqrîb: II, 34

17- Bu rivâyeti, hem Ikrime'nin hem de Müemmel'in durumundan söz ederken, ez-Zehebî de el-Mîzân’ına (III, 92, IV, 229) almış. Ama insafa gelerek "münker" olduğunu söylemiş. İbn Hacer de "Her iki râvî hakkında da eleştiriler var!" diyerek (el-Feth: XII, 212; ayr. bk. el-Qastalânî, el-İrşâd: VIII, 35) aynı şeyi ifade etmeye çalışmış!

18- bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 109~113

19- bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 109~119

20- bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 72~96

21- İcmâ iddiası ve cevabı için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 103~108

22- Ayrıntılı bilgi için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 47~62, 97~103

[23]- ez-Zehebî, IV, 213; İbn Hacer, et-Taqrîb: II, 290

[24]- İbn Hacer, el-Feth: XII, 215

[25]- bk. el-Aynî, XIV, 254; Davudoğlu, VII, 226

[26]- İbn Hacer, el-Feth: XII, 217; eş-Şevkânî, Neyl’ül-Evtâr: VII, 228

Ayrıntılı bilgi için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 52~56

* Bazı rivâyetlerde “pek az kişi” anlamına gelen “şef┠kelimesi yerine “azgın ve eşkıy┠anlamına gelen “şaqıy” kelimesi kullanılıyor.

[27]- et-Taberî (V, 9) Buhârî ile Müslim’in şartlarına göre sahîh bir isnadla: Hakem b. Uteybe'den
 rivâyet ediyor. ayr. bk. er-Râzî, X, 50; İbn Ebil-Hadîd, XII, 253, XX, 25; el-Emînî, el-Ğadîr: VI, 206, 207, 239; et-Tabâtabâî, el-Mîzân: IV, 295

Bu rivâyet bizim hadis kaynaklarımızda da yer almaktadır. bk. el-Küleynî, el-Kâfî: V, 448; el-Qummî, en-Nevâdir: s. 82; Ebû Ca'fer et-Tûsî, et-Tehzîb: VII, 250, el-İstibsâr: III, 141; Şehîd-i Sânî, er-Ravda: II, 103; el-Hurr el-Âmilî, Vesâil’uş-Şîa: XXI, 5, 10

[28]- Abdürrazzâq, İbn'ül-Münzir, Ebû Ca'fer et-Tahâvî (390. htm) vb. sahih isnadla rivâyet ediyor.  ayr. bk. el-Cessâs, III, 96; İbn Rüşd, II, 48; İbn'ül-Esîr, en-Nihâye: II, 249; el-Qurtubî, el-Câmi’: V, 130; es-Süyûtî, et-Tefsîr: II, 140; eş-Şevkânî, VII, 228; el-Emînî, VI, 206

[29]- Ahmed: III, 304; Müslim: nikâh, 16

[30]- Saîd b. Mansûr, es-Sünen: I, 218; Ahmed: III, 325, 356, 363; Müslim: hac, 212, nikâh, 15; el-Beyheqî, VII, 204

Aynı mahiyette biraz daha detaylı rivâyet için bk. Ahmed: I, 52, III, 298; Müslim: hac, 145; et-Tahâvî, 321. htm; el-Cessâs, III, 96; el-Emînî, VI, 207, 209~211

[31]- bk. Müslim: hac, 145; el-Cessâs, III, 96; el-Emînî, VI, 210~211

[32]- Ahmed: I, 52 = İsnadı Müslim'in şartlarına göre gayet sahih.

[33]- el-Beyheqî, VII, 206; et-Tahâvî, 321. htm = İsnadı Müslim'in şartlarına göre sahih ve sağlam. ayr. bk. el-Emînî, VI, 210

34- Maksat hiç kuşkusuz Ömer b. Hattâb'tır.

[35]- Buhârî: tef. Baqara, 24; Müslim: hac, 172, 173 = Fahruddîn er-Râzî (X, 49) bunun müt’a nikâhıyla alâkalı olduğunu ifade ediyor.

[36]- Ebû Ca'fer et-Tahâvî (321. htm) Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih bir isnadla rivâyet ediyor.

[37]- Saîd b. Mansûr (I, 218~219) Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih bir isnadla rivâyet ediyor.

[38]- Saîd b. Mansûr (I, 218), İbn Ebî Şeybe (bk. es-Süyûtî, ed-Dürr'ül-Mensûr: II, 140; el-Emînî, VI, 211) ve et-Tahâvî (321. htm) sahih bir isnadla rivâyet ediyor.

[39]- Abdürrazzâq ile İbn Abdilberr gayet sahih bir isnadla tahrîc ediyorlar. bk. İbn'ül-Qayyim, Zâd'ül-Meâd: I, 213; el-Emînî, VI, 208

Yine aynı Urve diyor ki: Havle bt. Hakîm Ömer'in yanına girerek "Rabîa b. Ümeyye bir kadınla müt'a yapmış; kadın da bundan hâmile!" dedi. Ömer hemen elbisesini sürüyerek dışarı çıktı ve şunları söyledi: "Şu müt'a yok mu; (yasaklamada) erken davranmış olsaydım, onları recmederdim!" bk. Mâlik:  nikâh, 42; eş-Şâfiî, el-Ümm: 1771. htm; el-Beyheqî, es-Sünen: VII, 206 = İsnâdı Buhârî ile Müslim’in şartlarına göre sahih.

[40]- ez-Zehebî, I, 9; İbn Hacer, et-Taqrîb: I, 46

Bu rivâyetle yukarıdaki e şıklı rivâyetin her ikisi de Ömer b. Hattâb’tan itibâren Abdullâh b. Ömer kanalıyla geliyor. Buradaki {...Abdullâh à Ebûbekr b. Hafs à Ebân b. Ebî Hâzim à...} yoluyla gelirken, yukarıdaki rivâyet {...Abdullâh à azatlısı Nâfi’ à Mâlik b. Enes à ...} yoluyla geliyor. Birazcık hadis usûlü bilenler, Ehl-i Sünnet hadisçilerine göre buradaki hadîsin isnâdının, yukarıdakinin isnâdıyla asla boy ölçüşemeyeceğini bilir.

Ebûbekr b. Hafs ise, İmâm Hüseyin’i Kerbelâ’da katleden Yezîdî ordunun komutanı Ömer b. Sa’d’ın torunu.

[41]- es-Süyûtî, Târîh'ul-Hulefâ: s. 136~137; el-Emînî, VI, 213; Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 95, 97  

42- bk. Nesâî: hac, 50 = İsnadı Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih.

43- el-Hıllî, el-Hulâsa: s. 216, 241; Şeyh Hasen, et-Tahrîr’ut-Tâvûsî: s. 134~135, 393~394

44- Huseyn için; Ali b. el-Medînî “cidden zayıf”, Ebû Hâtim, Nesâî ve Dâraqutnî “hadisi metrûk” derlerken, Yahyâ b. Maîn ile ez-Zehebî “kezzâb” olduğunu, İbn Hıbbân da “hadis uydurduğunu” söyler. bk. ez-Zehebî, I, 542~543; el-Münâvî, Feyd’ul-Qadîr: I, 467

Ebû Hâlid için ise; Vakî’ b. Cerrâh, İshâq b. Râheveyh ve Ebû Zür’a “hadis uydurduğunu”, Ahmed b. Hanbel, Yahyâ b. Maîn ve Ebû Dâvûd “kezzâb” olduğunu söylerler. Nesâî de “siqa değil, metrûk”, Buhârî “hadîsi münker birisi”, Ebû Hâtim, Dâraqutnî ve İbn Hacer de “metrûk” demekle yetinirler. bk. ez-Zehebî, III, 257; İbn Hacer, et-Tehzîb: IV, 320, et-Taqrîb: II, 75

45- Konumuz bu olmadığı için bu kadarla yetiniyor, ilgilenecek olanlara şu kitapları öneriyoruz:

– Ca’fer Sübhânî, et-Taqıyye; mefhûmühâ, haddühâ, delîlühâ [http://www.imamsadeq.org]

– er-Risâle kurumu, et-Taqıyye [http://al-shia.com/html/ara/lib1/index.php]

46- Konuyla ilgili sahih rivayetler için bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef: VIII, 572; et-Taberî, II, 233~234; el-Belâzürî, el-Ensâb: I, 586; İbn Abdilberr, el-İstîâb: II, 254~255; İbn Ebil-Hadîd, VI, 11, 47~49, XX, 34; Ca’fer Sübhânî, el-Huccet’ül-Ğarr⒠[Hayli doyurucu olan bu eser için bk. http://www.imamsadeq.org]: s. 23~47

47- Bu konuda da pek çok sahih hadis var. bk. Çuhacıoğlu, Hz. Ali: s. 244~247

48- Ali b. Yaqtîn el-Bağdâdî, İmâm Mûsâ el-Kâzım’ın (a.s) en yakın dost ve en has öğrencilerinden. Temiz ve hadis rivâyetinde son derece güvenilir birisi. Aynı zamanda Hârûn er-Reşîd’in bakanlarından. Ali bir gün İmâm’a mektup yazar ve abdesti nasıl alacağını sorar. İmâm da ayaklarını yıkayarak abdest almasını ve buna aykırı hareket etmemesini söyler. Ali aldığı cevaba şaşırmakla birlikte “İmâmımız daha iyi bilir!” diyerek o şekilde abdest almaya devam eder. O günlerde birisi Reşîd’in kulağına “Ali’nin Râfızî olduğunu...” fısıldar. Duruma iyice kızan Reşîd derhal Ali’yi gizlice takibe başlar. Abdestini Sünnîler gibi aldığını görünce rahatlar ve “Senin Râfızîlerden olduğunu söyleyen yalan söylemiş ey Ali!” der. Bundan böyle Ali’nin Reşîd yanındaki yeri daha da sağlamlaşır.

Hz. İmâm bu olayın ardından bir mektup daha yazar ve artık “Kitâbullâh’ın emrettiği gibi, ayaklarını meshederek” abdest almasını söyler... İşte size hayat kurtaran bir takiyye örneği.

bk. Şeyh Müfîd, el-İrşâd: II, 227~229; et-Tabrasî, İ’lâm’ül-Verâ: II, 21~22; el-Hurr el-Âmilî, I, 444~445; Ca’fer Sübhânî, et-Taqıyye: 87~88

49- Ebû Ca’fer et-Tûsî, et-Tehzîb: VII, 256, el-İstibsâr: III, 144~145; el-Hurr el-Âmilî, XXI, 37 vd.

50- el-Küleynî, V, 452~453; el-Qummî, en-Nevâdir: s. 87; el-Hurr el-Âmilî, XXI, 22~23; Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 25

51- Ebul-Abbâs el-Hımyerî, Qurb’ül-İsnâd: s. 362; el-Küleynî, V, 462~463; el-Qummî, en-Nevâdir: s. 87; Şeyh Sadûq, el-Faqîh: III, 293, 297; Ebû Ca’fer et-Tûsî, et-Tehzîb: VII, 254~255, el-İstibsâr: III, 145~146; el-Hurr el-Âmilî, XXI, 32~35

52- bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 64~66

53- Konuyla ilgili olarak; Ebû Ca’fer et-Tahâvî’nin “Şerhu Meânî’l-Âsâr”ına, el-Cessâs’ın tefsîrine, es-Serahsî’nin “el-Mebsût”una, el-Kâşânî’nin “el-Bedâi’”ine, el-Aynî’nin “el-Umde”sine vs. bakabilirsiniz.

54- el-Cessâs, V, 174; el-Kâşânî, el-Bedâi’: V, 120; İbn Hacer, Feth’ul-Cevâd: II, 69; eş-Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc: III, 129

55- Ehl-i Sünnet ulemâsının müt’a nikâhını bile aratan fetvaları için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 143~150

56- Ayetle ilgili mütâlaalar için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 29~38

[57]- bk. İbn Abdilberr, el-Kâfî: 229; İbn Qudâme, el-Muğnî: VII, 334; el-Kâşânî, II, 228; İbn’ül-Hümâm, Feth’ul-Qadîr: III, 187; el-Huraşî, Şerhu Muhtasar'il-Halîl: III, 165; İbn Âbidîn, Redd’ül-Muhtâr: III, 6; Bilmen, Hukukı İslamiyye: II, 41~44; Davudoğlu, VII, 210  Ayr. bk. Şehîd-i Sânî, II, 64 

58- el-Cessâs, III, 94 vd.; er-Râzî, X, 53; Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 34~38, 129~137

59- Ahkâm'ul-Qur'ân: III, 1311 Ayrıntılı bilgi için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 69~72

60- Müt’a nikâhıyla alâkalı hukûkî düzenlemeler için bk. Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 21~25

61- bk. Ebû Dâvûd: talâq, 6; Tirmizî: talâq, 7; Dârimî, talâq, 17; İbn Mâce: talâq, 30; et-Tahâvî, Şerhu Meânî’l-Âsâr: 409. htm; Hâkim, II, 205; ez-Zeyle’î, Nasb’ur-Râye: III, 226~227

Ayr. bk. el-Küleynî, VI, 169~170; el-Hurr el-Âmilî, XXII, 159~160

[62]- eş-Şâfiî, el-Ümm: kitab’ul-aqdıye, mâ tecûzu bihî şehâdetu ehl’il-ehvâ’; Çuhacıoğlu, Müt’a Nikâhı: s. 157~158

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız | Îletişim için |

  Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de 'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM