KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Makaleler                                                                                                                                        Makaleler

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                                    Başlangıç Sayfası Yapın
 

II. B Ö L Ü M

C E V A Z  V E R E N L E R İ N

D E L İ L L E R İ

A. CEVAZ VERENLER

Biraz ilerde de göreceğimiz gibi, müt’a nikâhına “caizdir” diyen pekçok sahâbî ve tabiî var. Ancak şu an söz konusu nikâh için -tabîî ki şartlarıyla birlikte- sadece İmâmiyye mektebi “caizdir ve hâlen meşrûdur” diyor. Şu an yaşayan İslâmî mezhebler arasında, İmâmiyye’nin dışında bu nikâha izin veren kimse yok.

 

B. DELİLLERİ

 

Müt’a nikâhı için “caizdir” diyenlerin delillerini beş ana grupta toplayabiliriz:

 

I. KİTAPTAN  DELİLLER :

 

Cevaz verenlerin Kitaptan yani Kur’an’dan başlıca iki delilleri var:

 

1. [Nisâ Sûresi : ayet 24] : “... Bunların dışında kalanları, namusunuzu / iffetinizi korumak ve fuhşa / zinaya düşmemek kaydıyla, mallarınız karşılığında almanız sizlere helal kılındı. Dolayısıyla her hangi bir şey karşılığında onlarla istimtâ ettiğiniz zaman, ücretlerini kendilerine kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırdıktan sonra (ücretin bir miktarını düşmek için) karşılıklı anlaşmanızda sizin için bir sakınca yok. Allah Alîm ve Hakîmdir.” *

Allah Teâlâ bu ayetin yukarı kısmında (ayet: 22,23 ve 24’ün baş tarafı) kendileriyle evlenmemiz haram olan kadınların kimler olduğunu bir bir sıraladıktan sonra böyle bir açıklamada bulunuyor.

 

Birincisi, yukarı tarafta hangi kadınlarla evlenmenin ve cinsel ilişkide bulunmanın haram olduğu belirtildikten hemen sonra “Bunların dışında kalanları .... mallarınız karşılığında almanız sizlere helal kılındı.” buyuruluyor. Bu ifade, yukardakilerin dışında her hangi bir kadınla mal karşılığı evlenmenin ve onunla cinsel ilişkide bulunmanın helal olduğunu açıkça gösteriyor. Bu ise müt’a nikâhından başka bir şey değildir. Çünkü mal karşılığı cinsel ilişkinin helalliği sadece müt’a nikâhı için söz konusudur. Dâimî nikâhta ise, cinsel ilişkinin helalliği mal vermeye bağlı değildir. Bunun için sadece nikâh akdi bile yeterlidir.[1] 

 

İkincisi ve en önemlisi, ayette “... her hangi bir şey karşılığında onlarla istimtâ’ ettiğiniz zaman .....” buyuruluyor. Burada iki nokta var:

 

Biri, “her hangi bir şey karşılığında” ifadesi müt’a nikâhından başka bir şeyi çağrıştırmıyor. Bu, hemen bütün müfessir ve Kur’an mealcilerinin gözünden kaçmış önemli bir kayıttır. Bu anlamın nereden çıkarıldığını yukarda gördük.

 

Öbürü ise ayette bizzat “istimtâ’” kelimesinin yer almış olmasıdır. Sadece bu kavram bile, ayetin müt’a nikâhı hakkında nâzil olduğu konusunda tek başına yeterli aslında.

 

“İstimtâ’” her ne kadar “faydalanmak”, “istifade etmek”, “tat almak”, “nimetlenip yararlanmak” gibi anlamlara geliyorsa da, bunlar onun sözlük karşılıklarıdır. Halbuki bu kelimenin İslâmî literatürde oturmuş ve herkes tarafından bilinen bir terim karşılığı vardır: O da “müt’a yapmak”tır. “Temettu’” da bu anlamdadır. Bilhassa “kadınlar”dan, “nikâh”tan bahsedilen bir ortamda bu kelimenin başka bir karşılığı yoktur. Konumuzla alâkalı hadislerde bile sürekli “istimtâ’” ve “temettu’” kavramları kullanılmıştır.

 

Kur’an’da sık sık geçen “salât”, “zekât”, “savm” “hacc” vb. kelimelerin her birinin sözlük karşılığı var. Ama hemen hiç kimse bu kavramların geçtiği ayetlerden sözlük anlamını anlamaz. Çünkü bu kavramların da İslâmî literatürde oturmuş karşılıkları vardır ve maksat odur.[2]

 

Üçüncüsü, ayet-i kerîmede “istimtâ ettiğiniz zaman ücretlerini ... verin.” buyuruluyor. Bu ifadeden, ücret vermenin “istimtâ’” etmeye bağlı olduğu anlaşılıyor. Bu ise sadece müt’a nikâhı için söz konusudur. Çünkü bir kadın, yalnız müt’a nikâhında “istimtâ” (yararlanma) sonrası ücretini (mehrini) hak kazanır. Dâimî nikâhta ise ücretin tamamını hak etmek için cinsel ilişki şarttır. Cinsel ilişki olmadığı takdirde, sırf akit ile, kararlaştırılan ücretin sadece yarısı hak edilir. Baqara sûresinin 237. ayeti bu hususta yeterince açık. Şu halde buradaki “istimtâ” müt’a nikâhından başka bir şey değildir.[3]

 

Sözün kısası, ayetin müt’a nikâhından bahsettiği aslında yeterince açık ve net. Bu yüzden müfessirlerin çoğunluğu, ayetin müt’a nikâhı hakkında nazil olduğunu söylüyor.[4] Abdullâh b. Abbâs[5], Mücâhid[6] ve isimlerini tek tek sıralayamayacağımız alimler de ayetten aynı sonucu çıkarıyor.[7]Ancak asırlar boyu ayete yanlış anlamlar verilmesi ve zoraki yorumlar, asıl mesajın anlaşılmasına daima engel olmuştur.

 

Ayet-i kerîmeyi bir kısım sahâbî ve tâbiînin onlarla belli bir süreye kadar istimtâ’ ettiğiniz zaman şeklinde okuması da bunu gösterir. İşte ayeti böyle okuyup öyle anlaşılması gerektiğini ortaya koyanların isimleri:

 

1. Abdullâh b. Mes’ûd [8]

2. Abdullâh b. Abbâs [9]

3. Übey b. Ka’b [10]

4. Saîd b. Cübeyr [11]

5. İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî [12]

 

İtiraz : Bizim tarafın bu istidlaline elbette bir takım itirazlar yöneltilmiş. Bu itirazlar şunlar:

 

a. Ayetin üst kısmında nikâhlanılması haram olan kadınlardan bahsediliyor. Ardından “Bunların dışında kalanları ... almanız sizlere helal kılındı” denmesi, maksadın yine “nikâh” olduğunu; dolayısıyla ancak “nikâh” ile evlilik yapılabileceğini ifade ediyor.

 

b. Ayette “iffetinizi korumak ... kaydıyla” denmesi de bunun sadece “meşrû ve sahih nikâh” olduğunu ortaya koyuyor. Bu da sadece “dâimî nikâh”ta var. “Müt’a”da ise “iffeti korumak” diye bir şey yok!

 

c. Ayrıca “fuhşa / zinaya düşmemek” kaydına da yer veriliyor. Bu meali verdiğimiz kelimenin Kur’an’daki orijinal karşılığı “sifâh” kökünden türemiştir. Sifâh ise, İslâmî hiçbir gaye ve maslahat gözetmeden, boşuna ve tamamen lüzumsuz yere meni dökmek, harcamaktır. Zina bu yüzden haram kılınmıştır. Müt’a nikâhında da hiçbir gaye ve maslahat gözetilmediğine göre zinaya benzemiş oluyor.

 

d. Ayette geçen “istimtâ’” faydalanmak, istifade etmek gibi anlamlara geliyor. O halde ayetten maksat cinsel ilişkidir; “müt’a” değildir.

 

e. Ayette ücretin verilmesi “istimtâ”ya bağlanıyor. Ücretin (mehrin) tamamı ise, sadece dâimî nikâhta cinsel ilişki vuku bulmuşsa verilir. Bu da “istimtâ’”nın dâimî nikâhtaki cinsel ilişkiden kinâye olduğunu ortaya koyuyor.

 

f. Bu konuda başvurulan belli bir süreye kadar okuyuşu nihayet “şâzz” bir kırâettir. Yani birkaç kişinin okuyuşundan başka bir şey değildir. Bununla bir şeyin ayet olduğu ispatlanamaz, bu yolla Kur’an sabit olmaz. Durum böyle olunca, bu okuyuşla ayetten o sonucu çıkarmak doğru olmaz.[13]

 

Cevap : el-Cessâs ve onun gibi düşünen daha birçok kişi tarafından ileri sürülen bu çoğu demagojik itirazlar şu şekilde defedilebilir:

 

a. Bu itirazın konumuzla hiç bir ilgisi yok. Tabii ki önceki ayetler nikâhlanılması haram olan kadınlardan bahsediyor ve ardından onların dışında kalanların bizlere helal olduğu belirtiliyor. Müt’a nikâhına “evet” diyenler buna karşı mı çıkıyor ki!? Onlar da yukardaki kadınlarla müt’a nikâhı yapmanın haram olduğu kanaatindeler. Şu halde bu itiraz tamamen boştur ve yerinde değildir.   

 

b. Bu da tamamen delilsiz, kuru bir iddiadır ve çıkış noktası ön-yargıdan başka bir şey değildir. Dâimî nikâhta iffet oluyor da müt’a nikâhında neden olamıyor!? “Müt’a nikâhı haramdır” ön kabulünden hareketle verilmiş böylesi aceleci bir karar, tartışmayı tekrar başa döndüreceğinden ilmî hiçbir değeri yoktur.

 

c. Bu, sonuçları hiç dikkate alınmadan ileri sürülen korkunç ve dehşet verici bir itirazdır. Bu itirazı yapanlar Allah ve Rasûlü’nün bir zamanlar zinaya izin verdiğini mi söylemek istiyorlar!?*

 

d. Bu itirazın cevabı yukarıda verildi. Kısaca tekrar etmek gerekirse; Bu kelimenin “faydalanmak” ve benzeri anlamlara geldiği doğrudur. Ancak bu, kelimenin sadece sözlükteki karşılığıdır. Bunun bir de İslâmî ilimlerde kullanılan yaygın bir anlamı (terim) vardır ki o da “müt’a nikâhı yapmak”tır. Özellikle kadın, nikâh vb. kavramlarla birlikte kullanıldığında bu anlama geldiğini aklı başında kimse reddetmez. Söz konusu ayette de böyle bir ortamda kullanılmış bu kelime. Kelimeyi, içindeki terim karşılığını boşaltıp “faydalanmak”la doldurmak bâtınî bir yorumdur ve ciddiye almak bile doğru değildir. Bunun kapısı bir açık tutulursa, “namaz kılmak” olarak anladığımız “salât”a sadece “dua etmek”, “oruç tutmak” anlamını verdiğimiz “savm” kelimesine “tutmak” ... anlamı verilebilir ki bunun tehlike boyutlarını siz düşünün!

 

e. Bu itiraz da yersizdir ve tamamen “d” şıklı itirazın haklılığına dayanır. Diğer yandan “ayette ücretin verilmesi cinsel ilişkiye bağlanıyor; bu da dâimî nikâhta böyledir.” denilirse, “cinsel ilişki vuku bulmamışsa ücreti hak edemeyeceği” akla gelebilir. Oysa Baqara sûresinin 237. ayeti, dâimî nikâhta cinsel olay vuku bulmadan boşanma meydana gelmişse mehrin yarısının verilmesini öngörüyor. “Ayetten maksat müt’a nikâhıdır” dediğimizde ise böyle bir sorunla karşılaşmıyoruz.* 

 

f. Öncelikle, hiç kimse müt’a nikâhının cevazını söz konusu okuyuşa dayandırmıyor. Bu okuyuş, ayetten zaten zorunlu olarak anlaşılan anlamı sadece pekiştiriyor.

 

Diğer yandan, bu okuyuş iddia edildiği gibi birkaç kişinin okuyuşundan ibaret değildir. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve Übey b. Ka’b gibi önde gelen Kur’an hâfızı sahâbîlerin okuyuşudur. Saîd b. Cübeyr dahil İbn Abbâs’ın tüm öğrencileri arasında da yaygın olan ve hiç kimsenin itirazıyla karşılaşmayan[14] bu okuyuşa “şâzz” demek doğru olmasa gerektir. Bu türden okuyuşlara “meşhûr şâzz” adı verilir ve Mâlikîlerin dışında kalanlarca huccet sayılır.[15]

İşte Ehl-i Sünnet mektebinin ileri sürdüğü itirazlar bundan ibarettir ve görüldüğü gibi hepsi de boş ve çürük itirazlardır. Bu yüzden büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, el-Cessâs’ın yukarıdaki itirazlarından bazılarını naklettikten sonra “Bunlar boş sözler! Burada en iyisi şunu söylemektir: Biz müt’anın mübah idiğini inkâr etmiyoruz. Sadece bunun neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) olduğunu söylüyoruz!” diyerek ayetin müt’a nikâhı hakkında açık olduğu ve bundan kurtulmanın ise “nesh”e gitmek olacağı üzerinde genişçe duruyor.[16]

 

2. [Mâide Sûresi : ayet 87] : “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı şeyleri haram kılmayın / o şeylerden kendinizi mahrum etmeyin. Haddi de aşmayın; çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”

 

Abdullâh b. Mes’ûd anlatıyor: Allah'ın Rasûlü (s) ile birlikte gaza ediyorduk. Yanımızda kadınlar(ımız) yoktu. (Cinsel arzularımız iyice bastırmaya başlayınca) “Acaba kısırlaşsak mı!?” dedik. Allah'ın Rasûlü (s) bizi bundan menetti; ardından bize bir elbise karşılığında belli bir zamana kadar bir kadınla evlenmemize (müt’aya) izin verdi ve “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı şeyleri haram kılmayın...” ayetini okudu.[17]

 

Ayeti okuyan, bazı rivâyetlerde Allah'ın Rasûlü (s) –ki el-Cessâs bu kanaattedir[18]- bazı rivâyetlerde ise râvîmiz Abdullâh b. Mes’ûd’un bizzat kendisidir. Ayetin müt’a nikâhına izin verildikten sonra yada bu olay üzerine okunması, müt’a nikâhının helal ve temiz bir şey olduğunu ve böyle helal ve temiz bir şeyi haram kılmanın kimsenin yetkisi dahilinde olmadığını ifade ediyor.*

 

İtiraz : Bu ayetle yapılan istidlale bir itiraz var ve o da “Tamam, zaten bu nikâh bir zamanlar mübah idi; ama sonra neshedildi. Dolayısıyla hükmü şu an kaldırılmıştır.” iddiasıdır.[19]

 

Cevap : Bu itiraza cevap vermeye bile gerek yok! Çünkü zaten bizim konumuz, müt’a nikâhının sonradan mensuh olup olmadığıdır. Lafı dönüp dolaştırıp başa götürmenin hiçbir anlamı yoktur.

 

II. SÜNNETTEN  DELİLLER :

 

Müt’a nikâhının caiz olduğuna dair sünnetten pek çok delil var. Allah'ın Rasûlü (s) hayattayken bu nikâhın uygulandığına ve daha sonra da kaldırılmadığına dair hadisler şu sahâbîler aracılığıyla bizlere ulaşıyor:

 

1. Abdullâh b. Mes’ûd : Hadisi az yukarıda geçti.

 

2. Câbir b. Abdillâh : a) Hz. Câbir umre yapmak üzere Medîne’ye geldiğinde kendisine bir takım sorular soruluyor. İş müt’aya gelince şu cevabı veriyor: Evet, Allah'ın Rasûlü (s), Ebûbekr ve Ömer zamanında istimtâ’ (müt’a) yaptık. [20]

 

b) “Biz Allah'ın Rasûlü (s) ve Ebûbekr zamanında bir avuç kuru hurma ve un mukabilinde istimtâ’ yapardık. Nihayet Ömer, Amr b. Hureys hadisesinden ötürü bundan nehyetti. [21]

 

c) Birisinin gelerek Abdullâh b. Zübeyr ile Abdullâh b. Abbâs’ın her iki müt’ada*da ihtilâfa düştüklerini söyleyince, Hz. Câbir İbn Abbâs’ı haklı buluyor ve konuya şöyle açıklık getiriyor: Biz Allah'ın Rasûlü (s) ile birlikte her ikisini de yaptık. Sonra Ömer bize bunları yasakladı; o yüzden bir daha yapamadık. [22]

 

3. Câbir b. Abdillâh ve Seleme b. Ekva’ : Her ikisi de diyor ki: Biz bir ordu içindeydik. Allah'ın Rasûlü’nün (s) bir habercisi geldi ve dedi ki: Allah'ın Rasûlü (s) size müt’a yapmanız için izin verdi; müt’a yapabilirsiniz. [23]

 

4. Ebû Said el-Hudrî : “Biz Allah'ın Rasûlü (s) zamanında bir elbise mukabilinde müt’a yapardık. [24]

 

5. Abdullâh b. Abbâs : “Hiç şüphesiz, müt’a müttakîlerin (takvâ sahibi olanların) imamı, yani Allah'ın Rasûlü (s) zamanında yapılırdı... [25]

 

6. Sa’d b. Ebî Vaqqâs : Kendisine müt’anın hükmü sorulduğunda Biz onu yaptık. cevabını veriyor.[26]

 

7. Esmâ bt. Ebîbekr : Müslim el-Qurrî anlatıyor: Abdullâh b. Abbâs’a müt’anın hükmünü sordum; ruhsat verdi. Halbuki Abdullâh b. Zübeyr bundan nehyederdi. İbn Abbâs devamla İşte İbn Zübeyr’in annesi (Esmâ bt. Ebîbekr); Allah'ın Rasûlü’nün (s) buna ruhsat verdiğini anlatıp duruyor! buyurdu. Biz de (annesinin) yanına gittik. (Meseleyi sorduğumuzda) şöyle dedi: Şüphesiz Allah'ın Rasûlü (s) buna ruhsat verdi. [27]

 

Hadisin bazı rivâyetlerinde[28] “müt’a” yerine “hac müt’ası” tabiri kullanılıyor. Bu ise doğru değil. Çünkü hadisimizi Müslim el-Qurrî’den Şu’be almış; ondan da üç kişi rivâyette bulunmuş: 1.Ravh b. Ubâde 2.Abdurrahmân b. Mehdî 3.Muhammed b. Ca’fer el-Varakânî. Bunlardan sadece Ravh “hac müt’ası” tabiriyle rivâyet ediyor. Muhammed b. Ca’fer “hac müt’ası” ve “nikâh müt’ası” arasında tereddüt ederken, Abdurrahmân b. Mehdî hiç tereddüt etmeden “nikâh müt’ası” tabiriyle naklediyor.

 

Ravh ile Muhammed’in her ikisi de hâfıza ve zabt sağlamlığı bakımından Abdurrahmân’ın eline su dökemez. Özellikle Ravh, her ne kadar Buhârî ile Müslim’in ortak râvîlerinden olsa da, hâfızasının iyi olmadığını söyleyenler var: Abdurrahmân b. Mehdî, Affân b. Müslim, Nesâî, Ebû Hâtim bunlardan sadece bir kaçı.[29] Buradan Ravh’ın “hac müt’ası” derken yanılıp hata ettiği anlaşılıyor. Bilhassa Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin rivâyetinde açıkça “kadın müt’ası” denmesi bunu gösteriyor.[30]

 

Kaldı ki, İbn Abbâs ile İbn Zübeyr arasında geçen meşhur tartışmanın “müt’a nikâhı”yla alâkalı olduğu herkesçe malum.[31]

 

Bu hadiste geçen kelimenin “müt’a nikâhı” olduğunu şu rivâyet de gösterir: Esmâ bt. Ebîbekr’in oğlu Urve b. Zübeyr Abdullâh b. Abbâs’a demiş ki: “Müt’aya izin verirken hiç Allah’tan korkmaz mısın!?” İbn Abbâs “(Git) annene sor ey küçük Urve!” demiş. Urve “Ama Ebûbekr ile Ömer bunu yapmamışlar!” deyince İbn Abbâs şunu söylemekten kendini alamamış: Görüyorum ki, Allah sizi azaba sokmadıkça bundan vazgeçmeyeceksiniz. Ben size Allah'ın Rasûlü’nden (s) bahsediyorum; siz ise bana Ebûbekr ile Ömer’den bahsediyorsunuz! [32]

 

8. Imrân b. Husayn : “Allah’ın kitabında “müt’a ayeti” nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s) de onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s) de vefatına dek bizi ondan menetmedi. (Yalnız) ondan sonra bir adam* çıkıp kendi düşüncesiyle dilediğini söyledi. [33]

 

Imrân’dan Mutarrif b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr’in rivâyetinde ise “hac müt’ası”ndan bahsediliyor.[34]Mutarrif ise her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin çok itimad ettiği, Buhârî ile Müslim’in ortak râvîlerinden olsa da, bizce o sâbıkalı bir râvî! Zira İmam Ali’ye @ kin ve nefret ile dolu olduğu biliniyor Mutarrif’in.[35] Allah'ın Rasûlü (s) bir hadislerinde Ali’ye yalnız münafıkların buğz edeceğini haber veriyor.[36] Allah'ın Rasûlü (s) tarafından “münâfık” olarak değerlendirilen bir kimsenin rivâyetine ne değer verilebilir ki!?

 

9. Semîr * : Şöyle diyor: Biz Allah'ın Rasûlü (s) zamanında müt’a yapardık. [37]

 

10. Ömer b. Hattâb : II. Halife Hz. Ömer’in bizzat kendisinden gelen sözler, konumuzun en çarpıcı bölümünü oluşturuyor. İşte onun sözleri:

 

a) Hz. Câbir’in anlattığına göre[38] II. Halife şöyle diyor: Şüphesiz, Allah Rasûlü’ne (s) dilediği şeyi dilediği sebeplerle helal kılıyordu. Kur’an da yerli yerince nazil oldu. Hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Bunu da Allah’ın emrettiği şekilde yapın. Bu kadınlarla müt’a yapmayı da kesin artık! Şayet bana bir kadınla süreli nikâh kıyan birisi getirilirse, andolsun onu taşlarla recmederim.

 

b) Hz. Câbir’den gelen bir başka rivâyete göre[39] Hz. Ömer şöyle diyor: Kur’an işte bu Kur’an, Allah'ın Rasûlü (s) ise o (bildiğiniz) Rasûl! Allah'ın Rasûlü (s) zamanında iki müt’a vardı: Biri hac müt’ası, öteki ise kadın müt’ası.

 

c) Hz. Câbir’den gelen bir başka rivâyete göre Ömer hilafete geçtiğinde halka hitaben şöyle dedi: Allah'ın Rasûlü (s) işte o (bildiğiniz) Rasûl; Kur’an ise bu Kur’an! Kuşkusuz Allah'ın Rasûlü (s) zamanında iki müt’a vardı ki ben bunları yasaklıyorum ve yapanları cezalandırıyorum!: Birisi müt’a nikâhı, ki bir kadınla belli bir süreye kadar evlenen bir adamı ele geçirirsem; andolsun onu taşlarla yok ederim! Öteki ise hac müt’ası. [40]

 

d) Ebû Qılâbe Abdullâh b. Yezîd el-Cermî anlatıyor: Ömer halka hitaben şöyle dedi: İki müt’a var ki Allah'ın Rasûlü (s) zamanında vardı; ancak ben onları yasaklıyor ve karşılığında cezalandırıyorum!!!: Hac müt’ası ve kadın müt’ası. [41]

Bir başka rivâyette şöyle diyor: Üç şey var ki Allah'ın Rasûlü (s) zamanında vardı; ama ben şimdi onları haram kılıyor ve yasaklıyorum: Hac müt’ası, nikâh müt’ası ve “Hayye alâ hayr’il-amel”* cümlesi. [42] **

 

e) Saîd b. Müseyyeb diyor ki: Ömer iki müt'âyı yasakladı: Kadın müt’ası ve hac müt’ası.” [43]

 

Bütün bu sahih rivâyetler, müt’a nikâhının Allah'ın Rasûlü (s) zamanında onun bilgisi dahilinde uygulandığını ve bunu yasaklayanın Ömer b. Hattâb’ın bizzat kendisi olduğunu bütün berraklığıyla gözler önüne seriyor. Bunu Allah'ın Rasûlü (s) uygulattığına ve ömrünün sonuna kadar yasaklamadığına göre; müt’a nikâhına “câiz” demekten başka seçeneğimiz kalmıyor.

 

III. SAHÂBE  VE  TÂBİÎNİN  GÖRÜŞLERİ :

 

Aşağıda isimlerini bir bir sıralayacağımız sahâbî ve tâbiîlerin, müt’a nikâhına cevaz verdiğini, hatta bazılarının bizzat uyguladığını biliyoruz. İşte bu yaklaşım içinde olduğunu tespit edebildiğimiz sahâbî ve tâbiîler:

 

a. Sahâbîler :

 

1. Mü’minlerin Emîri İmam Ali @ : İmam Ali’nin müt’a nikâhına cevaz verenlerin en başında bulunduğu herkese aşikar. Hz. İmam’ın şöyle buyurduğu sahih yollarla sabit olmuştur: “Ömer müt’ayı eğer yasak etmeseydi; pek az kişi* dışında, kimse zina etmezdi! [44]

 

İtiraz : Hz. Ali @ Peygamber Efendimiz’in (s) Hayber’in fethedildiği günlerde müt’a nikâhını ve evcil eşeklerin etini yemeyi yasak ettiğini rivâyet ediyor.[45]Bu durum yukardaki rivâyetle çelişmiyor mu?

 

Cevap : Birincisi; sözünü ettiğiniz bu rivâyet alimlerin itirazına uğramıştır. Özellikle Süfyân es-Sevrî[46] başta olmak üzere bütün siyer uleması, müt’a nikâhının Hayber’de lehte yada aleyhte, hiçbir şekilde gündeme gelmediğini; dolayısıyla rivâyette hata bulunduğunu söylüyorlar.[47] İbn’ül-Qayyim el-Cevzî diyor ki: “Sahih (doğru) olan, müt’anın Mekke fethinde haram kılınmış olduğudur... Çünkü o gün Hayber’de müslüman kadınlar yoktu; yahudi kadınlar vardı. Ehl-i kitap olan kadınlarla evlilik ise henüz mübah kılınmamıştı. Bu mübahlık daha sonra, Mâide sûresiyle tahakkuk etti.”[48]

 

İkincisi, hadisin bazı rivâyetlerinde, konunun Ali ile Abdullâh b. Abbâs arasında çıkan “müt’a nikâhı”yla ilgili tartışma üzerine gündeme geldiği görülüyor. Rivâyete göre İmam Ali, İbn Abbâs’ı müt’aya cevaz verdiği için azarlıyor ve “Hayber hadisi”ni okuyor!!![49] Abdullâh b. Abbâs -birazdan da göreceğimiz gibi- ömrünün sonuna kadar müt’a nikâhının cevazında sebat göstermiş seçkin bir sahâbî. Bu rivâyetten Abdullâh’ın İmam Ali’yi hiç takmadığı anlaşılıyor. Oysa bu hiç mümkün değil; çünkü birazcık olsun tarih bilenler, Abdullâh ile İmam Ali’yi @ inceleyenler, onların birbirine ne kadar yakın olduğunu, Abdullâh’ın İmam Ali’ye ne kadar güvenip itimad ettiğini asla inkar edemezler. Böyle bir İbn Abbâs’ın, Ali’nin naklettiği bir hadise rağmen fetvasında direnmesi hiç mümkün mü acaba!? Üstelik şu söz de Abdullâh’a ait: Bir konuda Ali b. Ebî Tâlib’in fetvası güvenilir bir yolla bize ulaştığı takdirde, asla onun dışına çıkmayız! [50]

 

Üçüncüsü, Hayber hadisinin bütün rivâyet yolları İbn Şihâb ez-Zührî’de birleşiyor. ez-Zührî, her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin “gayet siqa bir hadis hafızı” sayıp rivâyetlerine çok güvendikleri birisi olsa da biz aynı kanaatte değiliz. Bizce o çok sâbıkalı bir râvîdir ve rivâyetlerine güvenmemiz mümkün değildir.[51] İmam Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i sevmemenin ne anlama geldiğini yukarıda gördünüz.

 

Sadece Buhârî ile Müslim’de, tam yedi sahâbîden gelen rivâyetler, o gün yalnız evcil eşeklerin etinin haram kılındığını ifade ediyor ve bu rivâyetlerin hiç birisinde “müt’a nikâhı”na yer verilmiyor.[52] Bu sahâbîler şunlar:

 

1. Abdullâh b. Ömer

2. Câbir b. Abdillâh

3. Abdullâh b. Ebî Evfâ

4. Abdullâh b. Abbâs

5. Seleme b. Ekva’

6. Enes b. Mâlik

7. Berâ b. Âzib

 

Bu yedi sahâbîden gelen rivâyetlerin hiçbirisinin senedinde “İbn Şihâb ez-Zührî”nin adına rastlayamıyoruz. Anlaşılan, Hayber hadisindeki “müt’a nikâhı yasaklaması” tamamen İbn Şihâb’ın katkısıdır ve bunu özellikle İmam Ali’den gelen rivâyete sokuşturması da anlamsız değildir!

 

Dahası var: İmam Ali’ye izafe edilen bu rivâyet, olsa olsa müt’anın o gün yasaklandığını ifade ediyor. Müt’anın birkaç kez yasaklanıp ardından izin verildiğini -biz kabul etmesek te- Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz kabul ediyor. O zaman burada yine bir sorun yok. Eğer rivâyette “sonsuza dek” haram kılındığına dair bir kayıt olsaydı, o zaman bu itiraz yerinde olabilirdi.

 

Kısacası bu itirazın anlamı yoktur ve İmam’a izafe edilen bu rivâyet tamamen ez-Zührî’nin becerlemesidir. Buradan İmam @ ile Abdullâh b. Abbâs’ın çekiştiğini ifade eden rivâyetin de asılsız olduğu anlaşılmaktadır.

 

2. Abdullâh b. Abbâs : İbn Abbâs, müt’a nikâhına cevaz verenlerin en meşhur örneğidir ve bu görüşünde bir ömür boyu sebat ettiği malumdur.[53]Hadis kitaplarına ve özellikle Abdullâh b. Zübeyr ile arasındaki tartışmayı konu edinen rivâyetlere baktığımızda bunun böyle olduğu anlaşılır.[54]

İbn Abbâs’ın müt’a ayetini nasıl okuyup anladığını daha önce gördük. Dolayısıyla onun müt’anın cevazına inandığı meşhurdur ve bütün öğrencileri kendisinin bu görüşte olduğunu bize nakletmişlerdir.[55] Onun şu sözü çok meşhurdur: Allah Ömer’e rahmet etsin; müt’a Allah’ın bu ümmete bahşettiği bir rahmet idi. Şayet Ömer bunu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse zina etmezdi![56]

 

Bütün bunlara rağmen bazı alimler, uydurma olduğu her halinden belli bir takım rivâyetlere dayanarak, onun bu fetvasından daha sonra döndüğünü iddia ediyorlar! el-Cessâs, el-Merğînânî ve el-Mavsılî bunlardan.[57] İşte o rivâyetlerden bazıları:

 

İbn Abbâs’ın fetvasından döndüğünü ifade eden rivâyetler:

 

a) Rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiş: “Müt’a İslâm’ın ilk devirlerinde vardı; adam hiç tanıdığı olmayan bir yere gelir, bir kadınla o şehirde ikamet edeceği kadar evlenir; o kadın da adamın malına sahip çıkar, işlerini düzene kordu. Sonunda Mü’minûn sûresinin 6. ayeti nazil oldu. Artık bu  iki yolun dışında kalan her tür cinsel ilişki haramdır.” [58]

 

Konuyla ilgili, çoklarının medet umduğu en meşhur rivâyet bu. Birincisi, rivâyet, dikkat edilirse İbn Abbâs’ın fetvasından döndüğünü değil; tâ başından beri müt’anın haramlığına inandığını ifade ediyor. Bu ise yukarıdaki en meşhur rivâyetlere açıkça ters düşüyor.

 

İkincisi, Peygamber Efendimiz zamanında, Medîne döneminde, müt’a nikâhının onun bilgisi ve izniyle uygulandığı kesin ve bu hususta kimsenin en ufak kuşkusu yok. Rivâyette geçen ayet ise Mü’minûn sûresinin ayeti ve bu sûrenin Mekke’de nazil olduğunda tam bir ittifak var. Söyler misiniz; Medîne’deki bir uygulamayı daha önce Mekke’de inen bir ayet nasıl kaldırıyor? Ya da Mekke’de haram kılınmış bir şeye Allah'ın Rasûlü (s) nasıl izin verebiliyor? Bu rivâyet hem Allah'ın Rasûlü’ne (s) çok büyük bir “iftira” niteliği taşıyor, hem de İbn Abbâs gibi önde gelen bir şahsiyeti çok büyük bir “cehalet” ve “şuursuzluk”la suçluyor!

 

Üçüncüsü, rivâyetin senedinde Mûsâ b. Ubeyde er-Rabezî var. Musa, ittifakla “zayıf” ve “rivâyetlerine güvenilmeyen” bir râvî.[59] Bu nedenle İbn Hacer rivâyetin isnadının “zayıf” olduğunu söylüyor.[60]İnsan böyle bir râvînin haberini, Allah'ın Peygamberi’ni (s) bile itham eden böylesi düzme bir rivâyeti “hadis” diye kitabına koymaya bile utanır!

 

b) İbn Abbâs: “Müt’a ayetini “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini dikkate alarak boşayın” [Talâq:1] ayeti neshetmiştir!” demiş! [61]

 

Bu da yukardakinden farksız! Birincisi, bu da söz konusu fetvasından döndüğünü değil, eskiden beri haramlığına inandığını ifade ediyor. Bu ise mümkün değil.

 

İkincisi, her iki ayete Allah aşkına dikkatlice bakın ve söyleyin: Bu iki ayet arasında nerede çelişki var ki İbn Abbâs birinin ötekini neshettiğini söylesin!? Ayetin biri “müt’a nikâhı”ndan bahsediyor, öteki ise “boşama”dan ve boşama esnasında “iddeti dikkate almak”tan bahsediyor. Ayetlerle böyle gelişi güzel oynamak ve aralarında çelişki görebilmek için, olsa olsa taassup dolu gözlerle bakmak gerek! Ayrıca böyle bir iddia, İbn Abbâs gibi “Kur’an Tercümânı” olarak bilinen bir şahsiyeti küçük düşürür!

 

Üçüncüsü, rivâyetin senedinde de epeyce sorun var: Rivâyetin [İbn Abbâs – Atâ el-Horasânî – oğlu Osman el-Horasânî ve İbn Cüreyc – Haccâc b. Ravh ...] kanalıyla geldiğini görüyoruz. 1. Atâ el-Horasânî kuşkusuz siqa bir râvî. Ama İbn Abbâs’a yetişememiş birisi. Bu yüzden de senedde, ikisi ile arasında kopukluk var.[62] 2. Osman, İbn Ma’în, Müslim, Nesâî, İbn Huzeyme, Dâraqutnî, el-Cüzcânî gibi çoğu hadisçilerin zayıf saydığı bir râvî.[63] İbn Cüreyc ise, az sonra göreceğimiz gibi siqa bir râvî. Ancak onun Atâ el-Horasânî’den yaptığı rivâyetleri Yahyâ el-Qattân zayıf saymakta.[64] 3. Haccâc ise ittifakla makbul biri değil![65] Dolayısıyla sened bakımından berbat bir rivâyet!

 

Dördüncüsü, İbn Cüreyc müt’a nikâhına cevaz vermek ve bunu yapmakla ünlenmiş Mekke’nin ünlü fakih ve muhaddislerinden. Böyle bir rivâyetin senedinde onun gibi birisinin adının geçmesi çok tuhaf doğrusu!

 

Kısacası, el-Cessâs gibi birisi, böyle bir uydurmaya yer verip ona dayandığı için, cidden ayıp etmiştir!

 

c) İbn Abbâs’ın bu meşhur fetvasından döndüğünü ifade eden daha başka rivâyetler de var. Ama hiç birisinin doğru düzgün senedi bile yok![66] Dolayısıyla bunlara dayanıp güvenmek de imkansız!

 

Bütün bunlardan, İbn Abbâs’ın meşhur fetvasından döndüğü iddialarının tamamen asılsız olduğunu anlıyoruz. Bu nedenle İbn Abdilberr, “Abdullâh b. Abbâs, müt’a nikâhının cevazına ve helalliğine kâil olmuştur; bu hususta kendisinden gelen rivâyetlerde hiçbir ihtilaf yok.”[67] diyor. İbn Battâl’ın ifadesi ise aynen şöyle: “Mekke ve Yemen uleması, İbn Abbâs’tan müt’anın helal olduğunu rivâyet ediyorlar. Bundan döndüğü ise zayıf senetlerle rivâyet olunuyor. Oysa onun müt’aya cevaz verdiğini ifade eden rivâyetler daha sahihtir.”[68]

 

3. Abdullâh b. Mes’ûd : Müt’a ayetini okuyuşu ve Mâide sûresinin 87. ayetiyle alâkalı rivâyeti, onun da bu nikâha cevaz verdiğini açıkça ifade ediyor.[69]

 

4. Câbir b. Abdillâh el-Ensârî : Hz. Câbir’in buna cevaz verdiği ve hatta bunu yapmış olduğu konusunda yukarıda yeterince rivâyet geçti. Bunlar onun da bu nikâha cevaz verdiğini ortaya koyuyor.[70]

 

5. Ebû Saîd el-Hudrî : Hadisi yukarıda geçti.[71]

6. Seleme b. Ekva’ : Hadisi yukarıda geçti.

7. Imrân b. Husayn : Hadisi yukarıda geçti.[72]

8. Sa’d b. Ebî Vaqqâs : Hadisi yukarıda geçti.

9. Semîr : Hadisi daha önce geçti.

 

10. Übey b. Ka’b : Müt’a ayetini nasıl okuduğuna yukarıda yer vermiştik.[73]

 

11. Muâviye b. Ebî Süfyân : Muâviye de müt’aya cevaz veren ve üstelik yapanlardan![74]

 

12. Amr b. Hureys : Müt’a nikâhına cevaz verip uyguladığı herkesçe malum.[75]

 

13. Seleme b. Ümeyye b. Halef : Müt’a yaptığı için Ömer b. Hattâb’ın tehditlerine maruz kalan ve ömrünün sonuna kadar bu görüşünde israr edenlerden.[76]

 

14. Rabîa b. Ümeyye b. Halef : Yukarıdaki Seleme b. Ümeyye’nin kardeşidir. Bu da kardeşi gibi.[77]

15. Ma’bed b. Ümeyye b. Halef : Yukarıda geçen Seleme ile Rabîa’nın kardeşidir. Bu da diğer kardeşleri gibi müt’aya cevaz verenlerden.[78]

 

16. Esmâ bt. Ebîbekr : Konuyla ilgili hadisi ve fetvası “Sünnetten Deliller” başlığı altında geçti.[79]Hatta Abdullâh b. Zübeyr’in, Zübeyr ile Esmâ’nın müt’a nikâhı ile evliliği sonucu doğduğu; dolayısıyla müt’a çocuğu olduğu rivâyet ediliyor.[80] Ki doğrudur; çünkü Esmâ’nın bizzat kendisi, Allah'ın Rasûlü (s) zamanında müt’a nikâhı yaptıklarını söylüyor.[81]

 

b. Tâbiîler :

 

Şimdi de sahabeden sonra, tâbiîn ve etbâut-tâbiînden kimlerin müt’aya cevaz verdiğine bir bakalım:

 

1. Tâvûs b. Keysân[82] : Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından.[83]

 

2. Saîd b. Cübeyr[84] : Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından.[85](Müt’a ayetini okuyuşu önceden geçti.)

 

3. Atâ b. Ebî Rabâh[86] : Müt’aya cevaz verenlerin en meşhurlarından.[87]

 

4. İbn Cüreyc[88] : Müt’a nikâhına cevaz verdiği ve bu konuda yeterince ünlendiği ittifakla biliniyor. 70 kadar kadın ile müt’a yaptığını da herkes itiraf ediyor.[89]

 

5. Mücâhid b. Cebr[90] : Müt’a ayetiyle ilgili yorumu daha önce geçmişti.[91]

 

6. Safvân b. Ya’lâ b. Ümeyye[92] : Atâ b. Ebî Rabâh diyor ki: “Kendisinin müt’a yaptığını duyduğum ilk kişi Safvân b. Ya’lâ’dır.”[93]

 

7. Hâlid b. Muhâcir b. Hâlid[94] : Hâlid’in müt’a nikâhının cevazına dair fetvalar verdiği sahih yollarla gelen rivâyetlerle sabit.[95]

 

8. İsmâîl es-Süddî el-Kebîr[96] : Müt’a ayetini okuyuş tarzından onun da bu nikâha cevaz verdiği anlaşılıyor.

 

9. Mekke ve Yemen Fukahâsı : Mâlikîlerin en güçlü hadis ve fıkıh alimlerinden İbn Abdilberr ile İbn Rüşd aynen şunu söylüyorlar: “Abdullâh b. Abbâs’ın Mekke ve Yemen’de bulunan bütün öğrencileri müt’a nikâhının helal olduğuna inanıyordu.”[97]

 

Müfessir el-Qurtubî de “Mekkelilerin sık sık müt’a yaptıklarını” söylüyor.[98]

 

Demek ki Mekke ve Yemen’de müt’aya cevaz veren ve bizzat uygulayan hadis ve fıkıh alimlerinin sayısı belli değil! Şamlı Abdurrahmân el-Evzâ’î’nin şu sözüne bakılırsa, bu fetva tüm Hıcâz bölgesini kapsamış durumda: Hıcâz ulemasına ait şu beş görüşün terkedilmesi gerekir! ... 3. Kadınlarla müt’a nikâhının cevazı ...[99]

 

 

İtiraz : Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin bütün bunlara tek bir itirazı var; o da şu: “Bu sahâbî ve tâbiîler, müt’anın daha sonra neshedildiğini, hükmünün kaldırıldığını belki duymamışlardır!!!”[100]

Cevap : Kardeşlerimizin, yukarıdaki onlarca sahâbî ve tâbiînin fetva ve uygulamalarına, onların rivâyet ettiği hadislere yönelttikleri en büyük itirazlar bu!!! Taassubun bu kadarı da fazla! En önde gelen sahabe ve tâbiîne böyle “yavan” bir iddiayla karşı çıkmak “inat ve taassup” değil de ne!? İbn Hacer el-Asqalânî bile büyük bir bunalım ve zorlama içinde; bakın ne diyor:

 

“Müt’anın Sebra hadisiyle ebediyyen haram kılınmış olmasına, Câbir’in “Hz. Peygamber, Ebûbekr ve Ömer zamanında müt’a yaptıklarına dair” rivâyeti ters düşmekte. Zira Peygamber’den (s) sadır olan “ebedî tahrîm”den bir grup sahâbînin haberdar olmaması çok uzak bir ihtimal! “Onlara müt’anın neshedildiği haberi ulaşmamıştır” iddiası, her ne kadar bir “zorlama” ise de, ebedî haramlığı açıkça ifade eden Sebra hadisi, bizi bu zorlama iddiayı kabul etmeye zorluyor! Her hâl ü kârda bizler, Şâri’den bize ulaşan hükümlerle amel etmek zorundayız!!!”[101]

 

Görüyorsunuz! İbn Hacer önce insafa geliyor; akıl ve mantık çerçevesinde düşünüyor. Ancak bir de bakıyor ki asırlardır kendisine öğretilenlerle çelişecek; hemen toparlanıyor; aklın inkar edemeyeceği gerçekleri gözünü hiç kırpmadan feda edebiliyor! Taassup işte böyledir; gözü kör, kulağı sağır eder!

 

İbn Hacer’in medet umduğu Sebra hadisini ise ilerde ele alacak ve iç yüzünü ortaya koyacağız.

IV. İSTİSHÂB  DELİLİ :

 

Varlığı kesin olarak bilinen bir şeyin, yok olup olmadığı konusunda şüphelenildiğinde; o şeyin varlığının devam ettiğine hükmedilir. Bunun usûl ilmindeki karşılığı “İstishâb”tır ve hukukta yaygınca kullanılan en köklü prensiplerden birisidir. “Yakîn şek ile zâil olmaz”[102], “Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.”[103], “Berâet-i zimmet asıldır.”[104], “Bir zamanda sabit olan şeyin, aksine delil olmadıkça bekâsına hükmolunur.”[105] gibi kural ve kâideler, hep bu “İstishâb” prensibinin değişik ifadeleridir. Basit bir örnek vermek gerekirse; Bir kimse abdest aldığını kesin olarak bilse, ancak sonradan bozup bozmadığında şüpheye düşse; abdestli sayılır, şüphesine itibar edilmez. Abdesti bozduğunu kesin olarak hatırlarsa; ancak o zaman bozulur abdesti.

 

Bu anlamda “İstishâb” bütün İslâm ulemasının ortak kabulüyle “huccet”tir, hukukta delil olarak kullanılır.[106]

Müt’a nikâhının cevazının “İstishâb” deliliyle ispatı şu şekildedir: Bilindiği gibi, İslâm’ın Medîne döneminde bu nikâhın Allah'ın Rasûlü’nün (s) izni ve bilgisi dahilinde “caiz” olup uygulandığı kesin. Bunda hiç kimsenin en ufak bir kuşkusu yok! Bunun neshedilip ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı ise kesin değil; üzerinde derin kuşkular var. Bir zamanlar câiz olup uygulandığı kesin olarak bilinen bir nikâhın “haramlığına hükmetmek” için, neshedildiğinin kesin olarak sâbit olması lâzım. Bu ise hiç mümkün değil! Dolayısıyla müt’a nikâhının cevazı hâlen devam eder.[107]

 

V. AKLÎ – SOSYOLOJİK  DELİLLER :

 

Müt’a nikâhının cevazı sadece kitap ve sünnet ile sabit bir hüküm değil! Bunun yanısıra aklî ve sosyolojik bir takım deliller / sebepler de söz konusu nikâhın meşrû olduğunu ortaya koyuyor. İşte bunlardan bazıları:

 

1. Bilindiği gibi Allah insanı bir erkek ve bir dişiden yaratmıştır. Bu yaratılanlar da, erkek yada dişi olmaları hasebiyle “cinsel arzu ve istek” denen şehevî bir olguya sahiptir. Erkek ile dişide bulunan bu duygu tamamen fıtrîdir; yaratılıştan gelir. Yüce yaratıcı bunu böyle dilemiştir.

 

Doğuştan gelen bu duygu; cinsel arzu ve istek, şöyle yada böyle mutlaka karşılanacaktır. Aksi halde yaratılışa aykırı tutum içine girilir! Bunun bir kadınla “bir ömür boyu” bir arada kalarak giderilmesi gibi aklî bir zorunluluk yoktur. İnsan bu ihtiyacını dilediği şekilde; ister bir ömür boyu, isterse süreli yapacağı bir evlilikle pekâlâ karşılayabilir. Yeter ki bunun bir düzenlemesi, bir kuralı olsun ve soyda karışım olmasın.</