KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Makaleler                                                                                                                                        Makaleler

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                                    Başlangıç Sayfası Yapın
 

Bismillahirrahamnirrahim

Humus Konusunda Ebubekir ve Ömer'in İçtihadı

Daha önce de dediğimiz gibi, Ebubekir ve Ömer'in içtihatlarından biri de Ehlibeyt (a.s)'ı humuslarını almalarıdır; özellikle Resul-i Ekrem (s.a.a)'in kızı Fatıma-i Zehra'nın hakkını engellemeleridir. Biz onların bu konuda nasıl içtihat ettiklerini anlamak için aşağıdaki konuları incelemek zorundayız.

İlk iki halifenin genel olarak humus konusunda ve özellikle Resulullah (s.a.a)'in kızının hakkıyla ilgili içtihatlarını kolay bir şekilde inceleyebilmek için önce zekat, sadaka, fey, safiy, enfal, ganimet ve humus terimlerinin lügat ve şeriattaki anlamlarını inceleyecek, daha sonra humus konusu ve Resul-i Ekrem (s.a.a)'in döneminde kızı Hz. Fatıma-ı Zehra (s.a)'nın hakkını ele alacağız.

1- Zekat

A- Zekat, lügatte olgunlaşmak, temizlik, bereket ve övgü anlamına gelmiştir.[1] "Zeka'z-zer'" yani, mahsül olgunlaştı; yetişti.[2] Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Hangi yiyecek daha temizse... (Kehf, 19)

İmam Muhammed Bâkır (a.s), "Yerin temizlenmesi kurumasıyla olur" buyurmuştur.[3] Veya Emirulmüminin Ali (a.s), "İlim diğerlerine öğretmekle artar" buyurmuştur.[4] Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Kendilerini övenler..."[5]

B- Zekat şeriatte, kişinin kendi malındaki Allah Teala'nın hakkını müstahakka vermesine denir; bu işe bu ismin verilmesinin nedeni ise, bu amelle kişinin malına bereket gelmesi, kendini yetiştirmesi, hayır ve bereketler veya bunların tümü umulduğu içindir. Çünkü bunların tümü, yani dünya ve ahiret hayırları zekatta vardır ve "zekkâ", yani malının zekatını verdi.[6]

Lügatçilerin, "zekat"ın anlamında kaydettikleri özet olarak bundan ibarettir.[7]

2- Sadaka

Ragıb-ı İsfahanî kendi Müfredat'ında şöyle yazıyor:

İnsanın, Allah rızası için kendi malından ayırarak verdiği şeye sadaka denir. Bu aynen zekat gibidir; fakat sadaka, insanın kendi isteğiyle yaptığı müstehap bir ameldir; oysa zekat verilmesi farz bir ameldir.[8]

Tabersî, Mecmau'l-Beyan adlı tefsirinde şöyle yazıyor: Zekatla sadakanın arasındaki fark şudur: Zekat farz bir ameldir; fakat sadaka farz olabileceği gibi bağış şeklinde de olabilir.[9]

Gördüğünüz gibi zekat farz bir anlam içerip Allah Teala'nın insanın malındaki hakkı göz önünde bulundurulurken sadakada Allah rızası için ve kurbet kastıyla yapılan mal bağışı dikkate alınmıştır ve bunda bağışta bulunanın lütuf ve merhamet duygusu göze çarpmaktadır; Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s)'ın kardeşlerinin şöyle dediği geçer: "Bize merhamet ederek bağışta bulun."[10]

Zekatta, farz olma veya Allah Teala'nın maldaki hakkı göz önünde bulundurulmasından bu sözcüğün, her türlü farz sadaka, humus ve Allah Teala'nın insanın mallarında farz kıldığı her şeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Bunun en açık delili, Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Humeyr padişahlarına yazdığı mektubundaki şu buyruğudur:

"...Ganimetler, Allah'ın humsu, peygamberin ve onun kendine has kıldığı payından ibaret olan elde ettiklerinizin zekatını ve Allah'ın müminlere farz kıldığı sadakayı ödediğiniz."[11]

Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bu buyruğunda geçen "min = den" edatı zekatın şu kısımlarını beyan etmektedir:

1- Allah'ın humsundan elde ettikleriniz.

2- Peygamber (s.a.a) ve onun kendine has kıldığı kimsenin payı.

3- Allah Teala'nın müminlere farz kıldığı her türlü sadaka veya farz sadakalar.

Resulullah (s.a.a) böyle bir farz sadakayı zekat kısımlarından kılmış ve Allah Teala açıkça sadakanın sekiz yerde harcanmasını vurgulamıştır:

"Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde (toplamaya) çalışan memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, zarar görmüşlere, Allah yoluna ve yolda kalmış olana mahsustur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[12]

Zekat Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde tek başına geçmemiş, yirmi beş ayette namazla birlikte gelmiştir.[13] Ve Allah Teala'nın buyruğunda ve Resulullah (s.a.a)'in sözünde nerede "zekat" sözcüğü "namaz"la birlikte geçmişse genel olarak Allah Teala'nın maldaki hakkı göz önünde bulundurulmuştur. Farz sadaka olan nisap haddine varmış altın ve gümüş, hayvanlar ve ürünler ve yine humus denilen insanın kazançtan elde ettiği Allah'ın hakkı veya Allah Teala'nın bunların dışındaki hakkı bu cümledendir.

Bu sözcük Allah Teala ve Resulü (s.a.a)'in sözünde "humus" sözcüğüyle birlikte geçtiğinde, maksat sadece farz sadakalardır. Koyunun veya altınla gümüşün zekatı gibi zekat kısımlarının biriyle geçtiğinde de, yine maksat onların farz sadakalarıdır.

Hadislerde, sadakayı toplama memuruna "muzakkî" değil, "musaddik"[14] denilmektedir. Sadaka verenlere de "muzekkî" veya "mutezekkî" değil, "mutesaddik"[15] denilmektedir.

Haşimoğullarına haram olan, sadakadır; zekat değil.[16] Müslim, bu konuyu kavrayamamış olacak ki kendi Sahih'inde "Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt'ine zekatın haram oluşu..." diye bir bölüm açmıştır![17] Oysa kendisi, kitabının sekizinci bölümünde onlara zekatın değil, açıkça sadakanın haram olduğunu bildiren bir takım hadisler rivayet etmiştir.

Dolayısıyla, Kur'an-ı Kerim'de, "Namazı kılın ve zekatı verin"[18] şeklinde geçen ayetler birincisi, günlük namazlar ve ayat namazı gibi diğer namazları kılmaya emretmekte, ikincisi, ister farz sadakalarda olsun, ister humus ve benzerlerinde, mallardaki Allah Teala'nın hakkını ödemeyi buyurmaktadır.

Ve yine Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten nakledilen, "Malının zekatını ödersen üzerinde olan sorumluluğu yerine getirmiş olursun."[19] sözünden de maksat ise şudur: Allah Teala'nın senin mallarında olan tüm haklarını ödersen, borcunu ödemiş ve vazifesini yerine getirmiş olursun. Resulullah (s.a.a)'ten nakledilen, "Kim bir malı kullanırsa üzerinden bir yıl geçinceye kadar onun zekatı yoktur"[20] hadisinden de maksat budur. Yani Allah Teala'nın onda hakkı yoktur. Ehlibeyt İmamları (a.s)'dan rivayet edilen hadislerde ise şöyle geçer: "Mallardaki hak zekattır."[21]

Bu konunun halka gizli kalmasının nedeni, halifeler Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra humus mevzusunu ortadan kaldırdıkları için, amelde de zekatın sadakadan başka bir örneği kalmamış olması olabilir. Ve böylece tedricen humus konusu unutulmuş; öyle ki, son zamanlarda "zekat" sözcüğünden sadaka anlamından başka bir şey anlaşılmamıştır.

3- Fey

Fey, lügatte dönüş anlamına gelir. Güneşin başın üstünden batıya doğru kaymasından sonraki gölge dönüşüne "fey" denir. Şeriatte ise, Lisanu'l-Arab'da geçtiğine göre, savaşmadan kafirlerden alınan mallara denir. Ve yine Allah Teala'nın dindarlara bağışladığı muhaliflerinin mallarına da "fey" denmektedir. Savaşmada elde edilen mallar, ister vatanlarından çıkarak Müslümanlara verdikleri mallar olsun, ister canlarını korumak için cizye olarak ödedikleri mallar olsun, tümü "fey" kapsamına girer.[22]

Allah Teala Haşr Suresinde şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganimetler, Allah'a, Elçisine, (ona) akraba olanlara, yetimlere, yoksullara (yolda kalan) yolcuya aittir."[23]

Bu ayet-i şerife ve Haşr süresinin tamamı Beni Nezir hakkında nazil olmuştur. Benî Nezir Yahudileri Resul-i Ekrem (s.a.a)'le anlaşmalarını bozup hileyle, evin damından, ashabından on kişiyle birlikte duvara yaslanarak oturmuş müzakere etmekte olan Hazret'in üzerine taş yuvarlayarak onu öldürmek isteyince vahiy gelerek onların hilesini ifşa etti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) acele bir işi varmış gibi oradan ayrılarak direkt Medine'ye döndü. Dönüşü gecikince, ashap Hazret'in dönüşünden ümit keserek kalkıp Medine'de Resulullah (s.a.a)'e ulaştılar. Daha sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) birini Yahudilere göndererek onlara yapmaya yeltendikleri hileyi haber verdi ve hepsinin Medine'den çıkıp gitmelerini emretti.

Fakat Benî Nezir kabul etmeyerek kapıyı üzerlerine kapatarak kalelerinde kaldılar. İslam ordusu on beş gün boyunca onları kuşattı; nihayet sonunda Hazret'in emrine uymak zorunda kaldılar ve yanlarına silah almaksızın bir deve yükü eşyalarını ve yaşam gereçlerini alıp gitmelerine izin verildi.

Böylece Benî Nezir kabilesi altı yüz deve yüküyle kaleden çıkıp Hayber ve diğer yerlere göçtüler ve Allah Teala onların geri bıraktıkları tüm silah, tarla ve hurmalıkları Resul-i Ekrem (s.a.a)'e has kıldı. Bunun üzerine Ömer Hazret'e dönerek, "Bu ganimetlerin humusunu alarak geri kalanını Müslümanlar arasında bölüştürmeyecek misin?" dedi. Resulullah (s.a.a), "Allah Teala'nın bana has kıldığı ve diğer Müslümanları mahrum ettiği şeyi "Allah'ın elçisine verdiği şey" gereğince bölüştürmeyeceğim" buyurdu.

Vakidî ve diğerleri şöyle yazmaktalar:

Resulullah (s.a.a), Benî Nezir'den ele geçirdiği kendine has olan malları ailesine infak ediyor ve ondan istediği kişiye bağışlıyor, istemediğine de bir şey vermiyordu. Benî Nezir'in mallarının idaresini kendisinin azad ettiği kölesi olan Ebu Rafi'e[24] bıraktı.[25]

4- Safi

Çoğulu "safaya" olan "safi", cahiliye döneminde, ordu komutanının, düşmandan ele geçirilen mallardan, ordu arasında bölüştürülmeden önce kendisine aldığı mallara denirdi. Fakat İslam'ın zunurundan sonra, humustan Peygamber'in payına düşen dışında, diğer Müslümanlara ait olmayıp Hazret'in şahsına has olan menkul ve gayri menkul arazi, ev ve diğer eşyalara denir.[26]

Ebu Davud, kendi Sünen'inde[27] Ömer b. Hattab'tan şöyle nakletmektedir:

a- Resulullah (s.a.a)'ın üç safisi vardı: Beni Nezir, Hayber ve Fedek...

b- Diğer bir rivayette ise şöyle geçer: Allah Teala, Resulullah (s.a.a)'e, hiç kimseye vermediği bir özellik vermiş ve buyurmuştur ki: "Allah'ın onlardan Elçisine verdiği ganimetlere gelince siz (onu elde etmek için) onun üzerine ne at ne de deve sürmediniz. Fakat Allah elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün gelir). Allah her şeye kadirdir.[28] Benî Nezir'in mallarını Resul-i Ekrem (s.a.a)'e has kılan da Allah Teala'ydı.

c- Başka bir rivayette, yukarıdaki ayetten sonra şöyle geçmektedir: Bunlar, yani Fedek'in Arap kasabaları, falan ve filan yerler Resulullah (s.a.a)'a has yerlerdendir.

Ebu Davud, Zuhrî'den şöyle rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.a) diğer kasabaları kuşattığı halde kendisine sulh önerisinde Fedek halkıyla anlaşarak şöyle buyurdu: Allah Teala'nın, "Allah'ın onlardan Elçisine verdiği ganimetlere gelince siz (onu elde etmek için) onun üzerine ne at ne de deve sürmediniz..." buyruğu gereğince ve Müslümanlar onu ele geçirmek için at koşturmayıp deve sürmedikleri, savaşılıp ve kan dökülmeden tasarruf edildiği için Fedek Resulullah (s.a.a)'a has yerlerden sayıldı. Nitekim savaşmadan ve sulh ederek ele geçirilen Benî Nezir malları da Hazret'e has şeylerden sayılmıştı.

Yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor ki, İbn-i Esir gibi bir araştırmacının, Nihayetu'l-Lügat adlı eserinde, "safa" sözcüğünde yanılarak şöyle yazıyor:

"Safa", ordu komutanının elde edilen ganimet bölüştürülmeden önce ondan kendine aldığı şeydir ve buna "safiyye" denmektedir; onun çoğulu "safaya"dır. Bunun en açık örneği Aişe'nin sözüdür. Aişe diyor ki, Safiyye (r.a) Resulullah (s.a.a)'a has olan şeylerdendi; yani Hayber ganimetlerinden sayılan Hay kızı Safiyye'yi Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisi için seçmiştir, ona has olmuştur. "Safiy ve safaya" rivyetlerde çok geçmiştir.

Ve yine diyor ki: Rivayette şöyle geçiyor: "Ali ile Abbas Allah Teala'nın Benî Nezir mallarından Peygamber'e has kıldığı safiler hakkında tartışarak Ömer'in yanına gittiler." İbn-i Esir burada bu sözcüğün anlamını inceleyerek, "savafi" sahipleri başka bir yere göçen veya mirasçı bırakmadan ölen emlak ve yerlere denir; bunun tekili ise "safiyye"dir.

Ezherî ise şöyle diyor: "Savafî" ordu komutanının kendi yakınlarına has kıldığı mallara denir.

Ezherî ve İbn-i Esir'den sonra gelen lügatçılar bu konuları onlardan alarak lügat kitaplarında kaydetmişlerdir; örneğin İbn-i Menzur'un, Lisanu'l-Arab kitabının "safa" maddesinde.

Bu lügatçıların sözleri özet olarak şöyledir:

Çoğulu "safaya" olan "Safi", ordu komutanının savaş ganimetlerinden kendisine aldığı gayr-i menkul mallara denir. Çoğulu "savafi" olan, ordu komutanının kendine has kıldığı arazi ve mallara denir.

Bilmem nasıl oluyor bu iş; oysa Ömer'in, Fedek, Hayber ve diğer Arap kasabalarını Resulullah (s.a.a)'in kendisine has olan "safaya"sı olarak tanıttığını gördük?!

Ve görüyoruz ki Ebu Davud[29] (ö: 275 hicri) kendi Sünen'inde "Resulullah (s.a.a)'in safileri" diye bir bölüm açmış ve orada Ömer ve diğerlerinin değindikleri Resul-i Ekrem (s.a.a)'in kasabalarından bahsetmiştir.

Ve yine görüyoruz ki, bu taksim, hicretin 370. yılında veya Ebu Davud'dan yaklaşık bir asır sonra ölen Ezherî'den[30] kaynaklanmıştır. Şayet o da bu algılamayı kendi zamanının örfünden ve özellikle uzun yıllar boyunca ellerinde esir olup sözlerinden yararlandığı Kıramite'den almış olabilir.

Kısacası; tekili "safi" olan "safaya", Ebu Davud'un dönemine kadar Resulullah (s.a.a)'a has olan eşya, mülk ve her türlü mal varlığına deniyordu.

5- Enfal

Enfal, "nefel"in çoğulu olup lügatta bağış anlamındadır. "Nefl" ise fazlalık ve farz olan miktarın fazlası demektir.

İslam dininde "enfal" sözcüğü ilk olarak Enfal Suresinde, şu şekilde geçmiştir: "Sana enfalden (savaş ganimetleri) sorarlar; de ki: Ganimetler, Allah'ın ve Elçi(si)nindir. Siz, (gerçekten) inanan insanlar iseniz, Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah'a ve Elçisine itaat edin!"[31]

Bu surenin nüzul sebebi şudur: Müslümanlar, hicretin ikinci yılında büyük önderleri Hz. Muhammed (s.a.a)'in bayrağı altında Bedir savaşına katıldılar ve bu savaşta Kureyş'lere karşı büyük galibiyetlerinden sonra düşmanla savaştan elde ettikleri ganimet hakkında birkaç gruba ayrılarak ihtialfa düştüler. Bunun üzerine hakemlik yapması için Resulullah (s.a.a)'in huzuruna gidince Enfal Suresi'nin ilk ayetleri nazil oldu: "Sana enfalden (savaş ganimetleri) sorarlar..."

Sire-i İbn-i Hişam, Tarih-i Taberî, Sünen-i Ebu Davud'da[32] ve diğer kaynaklarda şöyle geçmiştir (biz İbn-i Hişam'dan naklediyoruz):

Resulullah (s.a.a), ordusuna elde ettikleri ganimetleri bir araya toplamalarını emretti. Ordu itaat etti; fakat onların kime verilmesi gerektiği konusunda ihtilafa düştüler.

Onları toplayanlar, "Ganimetler bizimdir!" diyorlardı. Savaş meydanında düşmanla karşılaşıp savaşanlar, "Biz olmasaydık siz bu ganimetleri toplayamazdınız. Onlarla savaşıp kendimizle uğraştıran bizdik. Onun için sizinle uğraşmaya fırsat bulamadılar. O halde bu ganimetler bize aittir!" diyorlardı. Fakat düşmanın Resulullah (s.a.a)'e yaklaşmasından endişelenerek Hazret'i korumaya alanlar da, "Sizler bu ganimetleri almaya bizden daha layık değilsiniz; çünkü biz Allah'ın karşımızda alçalttığı düşmanla savaşabilir ve onların sahipsiz kalan mallarını rahat bir şekilde ele geçirebilirdik. Fakat düşmanın Resul-i Ekrem (s.a.a)'e saldırmasından endişelenerek bu işi yapmayıp Hazret'in korumaya aldık; o halde sizler bu ganimetleri ele geçirmek için bizden üstün bir yanınız yoktur" diyorlardı.

İbade b. Samit[33] şöyle rivayet etmiştir:

Enfal Suresi, biz Bedir savaşçıları hakkında nazil olmuştur. Biz bu savaşın ganimetleri konusunda şiddetli bir ihtilafa düşüp çirkin davranışlar sergileyince Allah Teala onları bizden alıp Resulullah (s.a.a)'e verdi. Sonunda Hazret onları eşit olarak aramızda bölüştürdü.

Ebu Useyd-i Saidî'den[34] şöyle rivayet edilmiştir: Ben Bedir savaşında, kendisine "sınır bekçisi" söylenilen Beni Aiz-i Mahzumî'nin[35] kılıcını ganimet aldım. Fakat Resulullah (s.a.a), herkesin aldığı ganimeti vermesini emredince, bende ileri çıkarak o kılıcı ganimetler arasına bıraktım.

İbn-i Hişam daha sonra şöyle devam ediyor:

Resulullah (s.a.a) Bedir savaşının müşrik esirleriyle birlikte Medine'ye döndü. Sefra boğazından[36] geçince, bir tepeye inerek orada, müşriklerle savaşta Allah Teala'nın Müslümanlara verdiği ganimetleri Müslümanlar arasında eşit olarak bölüştürdü.[37]

Buraya kadar söylenenlerden, Allah Teala'nın bu ayette "enfal" sözcüğünü kullanırken onun lügat anlamı olan bağış anlamını kastettiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki: Savaşta düşmandan elde ettiğiniz malları cahiliye örf ve kuralları (garet etme veya yağmalama) gereğince sahiplenemezsiniz; bunların tümü Allah'ın bağışları olup Allah ve Resulü'nündür ve onları kendi görüşüne göre kullanması için Resulullah (s.a.a)'e vermeniz gerekir.

Ayrıca buradan, Ehlibeyt (a.s) hadislerinde "enfal" sözcüğünün nerede kullanıldığını da anlıyoruz: "Enfal, savaş meydanında, savaşıp kan dökmeden elde edilen şeyler ve sahipleri savaşmadan terkettikleri yerler, baskı uygulamadan elde edilen padişahların emlak ve arazileri ve yine kamışlıklar, meşelikler, çöller, bayındırlaşmayan ölü yerler vb.leridir."[38] Çünkü bunların tümü Allah Teala'nın Peygamber'e ve o hazretten sonra da ondan sonraki imamlara bağışlarıdır. Böyle bir kullanımla, İslam dininde ve Ehlibeyt İmamları (a.s)'a göre enfal, tırnak içinde açıkladığımız şeye denmektedir.

6- Ganimet ve Meğnem

Ganimet ve meğnemin anlamı, cahiliye döneminden sonra iki defa değişikliğe uğradı: Biri İslam yasamasında ve diğeri ise Müslümanlar tarafından. Öyle ki bu iki sözcük Müslümanlar açısından yağma ve savaşla aynı anlama geldi. Örneğin dili Arapça olan bir kişi, "selebehu selben" dediğinde, savaştığı kişiyi soyarak onun elbise, silah, binek ve beraberine olan her şeyi aldığını kastetmektedir. Bunun çoğulu da "eslab"dır. "Harebehu harben" dediğinde ise, sahip olduğu her şeyi aldığı ve ona bir şey bırakmadığı kastetmektedir. Horibe'r-rical-u maleh" dendiğinde ise, sahip olduğu her şeyin yağmalandığı anlamına gelir. Fakat "nehebehu" bir mal birinden zorla alındığı zaman kullanılır.

Yukarıda geçen sözcükler lügat kitaplarında[39] bu şekilde açıklanmış, hadis ve siretlerde de bu anlamda kullanılmış ve sahabe tarafından da aşağıdaki şekilde kullanılmıştır:

A- Hadiste

Hadiste, "Öldürülenin beraberindeki mallarını selbetmek onu öldürene düşer."[40]

Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden Medine'de şarkı söylemek için izin isteyen bir şarkıcıya, "Medine gençlerine tüm mal varlığını yağmalamaların için izin veriyorum" buyurdu.[41]

B- Sirette

Resulullah (s.a.a), Huneyn savaşında Ebusüfyan b. Harb,[42] Safvan b. Ümeyye,[43] Uyeyne b. Hisn,[44] Akra b. Habis'e[45] yüz deve ve Abbas b. Mirdas'a[46] daha az verince Abbas itirazını şu beyitlerle dile getirdi:

 

E tecelu nehbî ve nehbe'l Ubeyd

Beyne Uyeynet-i ve'lakra'

 

Yani;

Ganimetten benimle Ubiyd'in payını

Uyeyne ve Ekra'dan az mı yapıyorsun?!

 

Yine Kureyş Bedir savaşında diyordu ki: "Uhrucu ila hirabikum", yani düşmanın mal varlığını ele geçirmek için ileri![47]

Veya Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ve in kaadu kaedu mevturine mehrubin." Yani, "Eğer oturacak olursanız varınızı yoğunuzu kaybedersiniz."[48]

Veya Ömer'in şu sözü gibi: İyyakum ve'd-deyn. Fe inne evvelihi hemmun ve ahirihi harbun" Yani, "Borç almaktan sakının; çünkü onun başı üzücü ve sonu ise zavallılıktır."[49]

Ve sahabe dönemi tarihinde ise şöyle geçmiştir: Muaviye, Şam sınırları dışındaki Müslüman bölgelere saldırmak için görevlendirdiği Süfyan b. Avf-i Ğamidî'ye[50] şöyle tavsiyede bulundu: "Seninle aynı görüşte olmadığını gördüğün herkesi öldür, yolun üzerindeki şehirlerin sakinlerinin tüm mallarını yağmala (ve ihribi'l-emval); çünkü mallarını yağmalamak onları öldürmek gibi yürek yakıcıdır."[51]

Burada Muaviye'nin maksadı, onların mal varlıklarını ellerinden almaktır.

Ve bir hadiste de şöyle geçmiştir: Resulullah (s.a.a)'in ashabı birkaç koyun yağmalayarak kesip pişirdiler. Fakat Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara, "Yağmalanmış malı yemek haramdır; o halde kazanları devirin ve bu eti yemeyin" buyurdu.[52]

Kabil savaşında ise, İslam ordusu gördükleri birkaç koyunu yağmaladılar. Abdurrahman[53] münadinin şöyle bağırmasını emretti: Ben Resulullah (s.a.a)'ten, "Kim bir malı yağmalarsa bizden değildir" buyurduğunu duydum. Koyunları geri verin. Onlar da kabul ederek koyunları geri verince Abdurrahman koyunları onlar arasında eşit bir şekilde bölüştürdü.[54]

"Selb, nehb ve harb"ın anlamı budur. "Ganimet ve muğnim"e gelince, Ragıb ve Ezherî "ğunm" sözcüğüyle ilgili şöyle yazmaktadırlar:

"Ğunm" elde edilen şeye denilmekteydi; daha sonra düşman ve diğerlerinden elde edilen her şey için kullanıldı. Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçer: "Bilin ki elde ettiğiniz (ğanimtum) şeylerin..." veya "Elde ettiğiniz (ğanimtum) helal ve temiz şeylerden yiyin." "Muğnim", elde edilen şeylere (kâr, yarar) denir; onun çoğulu ise "meğanim"dir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Allah katında çok yararlar, ganimetler (meğanim) vardır."[55]

İbn-i Menzur'un Lisanu'l-Arab'ında, Ezherî'nin Tehzibu'l-Lügat'ında, İbn-i Kesir'in Nihayetu'l-Lügat'ında ve Mu'cemu'l-Elfazi'l-Kur'an'da "Ğunm"un bir fayda ve ganimet elde etmek olduğu geçer. Daha sonra düşman ve diğerlerinden elde edilen her şeye "ğunm" denmiştir.

Ve yine "ğunm", zahmetsiz elde edilen bir şeye denmektedir.

Yine İbn-i Esir'in Nihayetu'l-Lügat'ında, "İpotek bırakılan mal, ipotek bırakan kimsenindir, kârı da onundur zararı da" hadisinin açıklamasını yaparken, hadiste geçen "ğunmuhu"nun onun fazlalık, kâr ve fiyat artışı anlamında olduğu vurgulanmıştır.

Sihah-i Cevherî'de ise "muğnim" ve "ganimet"in bir anlamda olduğu geçer.[56]

Bu sözcük hadiste elde edilen kar anlamında geçmiştir. Sünen-i İbn-i Mâce'nin "mâ yukalu inde ihraci'z-zekat" bölümünde Resul-i Ekrem (s.a.a)'in şöyle dua ettiği geçer: "Allahumme'c-elha muğnimen ve la tec'elha muğrimen", yani; "Allah'ım! Onu yarar sebebi kıl, zarar nedeni değil."[57]

Müsned-i Ahmed'de Resulullah (s.a.a)'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Ğanimetu mecalisi'z-zikr-i, el-cenne", yani; "Zikir meclisleirnin yararı cennettir."[58]

Mübarek Ramazan ayının tavsifinde ise, "Huve ğunmun lil mu'min", yani; "O, mümin için bir yarardır."[59]

Kur'an-ı Kerim'de ise şöyle geçmektedir: "Allah'ın yanında çok ganimetler var." (Nisâ, 94)

Buraya Kadar Geçenlerin Özeti

Araplar cahiliye döneminde ve İslam dininin zuhurundan sonra "selb" sözcüğünü, galip olan kişi mağlup düşen rakibinin elbise, savaş araçları, bineği gibi her şeyini aldığı zaman kullanıyorlardı. "Harb" sözcüğünü ise onun varı-yoku her şeyini sahiplendiği zaman kullanıyorlardı. "Nuheybe" ve "Nuhbi" de o dönemde onlar için günümüzde "ganimet" ve muğnim" sözcüklerinin ifade ettiği anlamı ifade ediyordu.

Gördüğünüz gibi onlar "ğunm" ve "ganimet" sözcüğünü zahmetsiz olarak bir şeyi ele geçirmek şeklinde mana ediyorlardı. "Eğtinam"ı, kâr etme ve yararlanma, "munğim"i ise çoğulu "meğanim" olan elde edilen ganimet şeklinde anlamlandırıyorlardı. Hadiste de, "Lehu ğunmuh" diye geçmiş ve "ğunm" artış, kâr ve fiyat artışı anlamında kullanılmıştır. Ramazan ayı hakkında ise, "O, müminler için bir yarardır ve artıştır" diye geçmiş ve zekat verilince okunan duada da döyle geçer: "Allahumme icelha müğnimen" (Allah'ım! Onu yarar ve artış vesilesi kıl). Ve yine, "Zikir meclislerinin ganimeti cennettir" diye geçmiştir.

Demişlerdir ki: Ğunm, aslında ganimet elde etmek anlamındaydı; daha sonra düşmanla savaşta ve diğer yerlerde elde edilen her şeye dendi.

Bizce, "ğunm" sözcüğünün bu anlamda, yani ister savaşta olsun ve ister olması elde edilen her şey anlamında kullanılışı İslam'ın zuhurundan sonraki döneme tesadüf eder ve daha önce bu anlamda kullanılmıyordu. Bunun neden ise şudur: Müslümanlar, ilk defa Resulullah (s.a.a)'in bayrağı altında Bedir savaşına katılarak zafer elde edince, düşmandan elde ettikleri mallar konusunda ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah Teala, düşmandan aldıkları şeylerin malikiyetini onlardan alarak kendisi ve Resulullah (s.a.a)'in malikiyetine geçireip ona "Enfal" adını verdi. Enfal süresinden bu hüküm inince İslam savaşçıları savaşlarda elde ettikleri her şeyi kendi görüşüne göre kullanması için komutanlarına veriyorlardı. Böylece hiçbir İslam askerinin bir şeyi açıkça yağmalamaya veya gizlice ihanet etmeye hakkı yoktu; çünkü İbn-i Mace ve Ahmed b. Hanbel'in naklettikleri rivayet gereğince Resulullah (s.a.a) yağmalamayı haram kılmıştı. İbn-i Mâce Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten şöyle rivayet ediyor: "Yağmalanan mal helal değildir." Ve yine buyurmuştur ki: "Yağma yapan kimse bizden değildir."[60]

Sahih-i Buharî ve Müsned-i Ahmed'de İbade'den, "Biz hiçbir malı yağmalamayacağımıza dair Peygamber (s.a.a)'e söz verdik" dediği rivayet edilmiştir.[61]

Sahih-i Buharî'de Resulullah (s.a.a)'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Şerefli hiçbir mümin bir şeyi yağmalamaz."[62]

Sünen-i Ebu Davud'da "en-nehy-u ani'n-nuhbe" bölümünde ensardan olan bir kişiden şöyle rivayet edilmiştir. Biz bir yolculukta Resulullah (s.a.a)'in yanındaydık. Azığımız bitince beraberimizdekilere açlık musallat olunca araştırıp bir koyun yağmaladılar. Yemek kazanlarımız kaynıyordu; Resul-i Ekrem (s.a.a) yayına yaslandığı halde gelerek elindeki yayla yemek kazanlarımızı devirip etlerimizi yere döktü ve peşinden, "Yağma malı, meyteden daha helal değildir" buyurdu.[63]

Allah ve Resulü hıyaneti haram kılmıştır. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Kim emanete hıyanet eder, aşırırsa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenip getirilir." (Âl-i İmrân, 161)

Resulullah (s.a.a) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Ne yağmalama, ne hıyanet, ne aşırmak, ne de hırsızlık helaldir. Kim hıyanet eder de gizlice bir şey çalarsa, kıyamet günü -mahşere- onunla gelir."[64]

Bu hadiste, yağmalama, aşırma ve gizlice hırsızlık yapmak, bunların tümü hırsızlıkla aynı ölçüdedir. Yağmalama, gizlice hırsızlık ve aşırmak da hırsızlıktır.

Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten diğer bir hadiste ise şöyle geçer: İğne ve ipliği; bundan fazlasını veya daha azını bile iade edin. Çünkü gizlice hırsızlık, kıyamet günü onu yapanın rezil, rüsva ve başı aşağı olmasına neden olur."[65]

İbn-i Esir, Nihayetu'l-Lügat adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Ğulul" ganimette ihanet etmek ve bölüştürülmeden önce onda hırsızlık yapmak, "şenar" ise ar ve rezilliktir.

Abdullah b. Amr b. As'tan şöyle rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.a), bir ganimet elde edildiğinde, humusunu alıp geri kalanını halk arasında bölüştürmek için Bilal'a, bağırarak herkesin topladıkları ganimetleri kendi huzuruna getirmelerini emrederdi. Bir savaşta ganimetler bölüştürüldükten sonra bir kişi elinde bir at yuları olduğu halde Resulullah (s.a.a)'in huzuruna gelerek, "Ya Resulullah (s.a.a)! Biz ganimet olarak bunu aldık!" dedi. Resul-i Ekrem (s.a.a), "Bilal'in üç defa bağırdığını duydun mu?" buyurdu. Adam, "Evet" dedi. Hazret, "O halde neden hemen getirmedin?" diye sordu. Adam özür dileyince Resulullah (s.a.a) ona, "Hiçbir zaman onu kabul etmem; onu kıyamet günü getirirsin" buyurdu.[66]

Sünen-i Ebu Davud, "cihad" kitabının "el-Ğulul" bölümünde şöyle geçmektedir: Hayber'de Eş'ce' kabilesinden bir kişi öldü. Resulullah (s.a.a), "Arkadaşınıza kendiniz namaz kılın" buyurdu. Halk Resulullah (s.a.a)'in bu sözüne üzülüp yüzlerinin rengi değişti. Hazret onların bu durumunu görünce, "Sizin bu arkadaşınız gizli bir hırsızlık yapmıştır" buyurdu.[67]

Seyr-i Sünen-i Daremî, kitabının "Müsned-i Ahmed, cae fi'l ğulul-i min şidde" bölümünde, Ömer b. Hattab'tan şöyle rivayet edilmiştir: Hayber savaşında İslam savaşçılarından birkaçı öldürüldü. Askerler kendi aralarında birbirlerine, falanca ve filanca şehittir dediler. Nihayet birinin de adını getirerek, o da şehit oldu! dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Hayır öyle değil; ben onu gizlice aşırdığı ateşten bir cüppe veya örtünün içinde görüyorum" buyurdu.[68]

Sünen-i İbn-i Mâce'de, "cihad" kitabının "el-ğulul" bölümünde şöyle geçer:

Resulullah (s.a.a)'in ordusu arasında "Kerkere" denilen bir kişi vardı. Bu adam ölünce Resulullah (s.a.a), "O, ateştedir!" buyurdu. Halk araştırınca onun üzerinde diğerlerinden gizlice aldığı cüppe olduğunu gördüler.[69]

Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve Sünen-i Ebu Davud'da bu hadis diğer sözcüklerle geçmiştir ve sonunda ise şöyle kaydedilmiştir: O topluluktan bir kişi bunu görünce bir veya iki ayakkabı bağını Resulullah (s.a.a)'in huzuruna getirdi. Hazret -onu görünce- "Ateşli bağ veya bağlar" dedi.[70]

* * *

Evet, İslam dini, askerlerini, savaş ve zorbalıkla elde ettikleri malları açıkça yağmalamaktan engellemiştir. Resulullah (s.a.a), yağmaladıkları koyunları pişiren açların kazanlarını devirerek etleri yere dökmüştür. İster açıkta olsun, ister gizlice diğerlerinin malını kullanmayı yasaklayarak onu hıyanet ve açık bir hırsızlık diye adlandırmış, iğneyi, ipliği ve hatta ondan az bile olsa sahibine geri verin, buyurmuş, hıyanet ve gizli hırsızlık yapan kimsenin cenazesine namaz kılmamış ve bir cüppe yağmalayan ihanetkâr kişinin ölüsünü şehit saymamıştır. Allah Teala, savaş kanalıyla elde edilen malların mülkiyetini, ister açık olsun, ister gizli ne olursa olsun, hatta bir ayakkabı bağı olsa bile İslam askerlerinden alarak Kur'an-ı Kerim ona "enfal" ismini vermiş, Resulullah (s.a.a) uygun gördüğü şekilde kullansın diye Allah ve Resulü'nün emrine bırakmıştır.

Şimdi, Resulullah (s.a.a)'in düşmanla savaşarak elde edilen malları ne yaptığına bakalım:

Resulullah (s.a.a) savaşlardaki ganimetlerden, ister ganimetlerin toplanmasına doğrudan katılsın ve ister katılmasın, uygun gördüğü miktarını piyade askerlere, uygun gördüğü kadarını süvarilere ve bir miktarını da kadınlara veriyordu.[71]

Dahası; bazen Resul-i Ekrem (s.a.a) hiçbir şekilde savaşa katılmayanlara ganimetten bir pay veriyordu; nitekim Bedir savaşında Osman'a ve Hayber savaşında da Cafer b. Ebutalib'in arkadaşlarına bu şekilde vermiştir. Bu konu Sahih-i Buharî, Müsned-i Tayalesî, Müsned-i Ahmed ve Tabakat-ı İbn-i Sa'd'da şu şekilde geçer:

Resul-i Ekrem (s.a.a), Osman'ı Bedir savaşına katmayıp hasta olan eşi, peygamberin kızı Rukiyye'ye bakmak için Medine'de bırakmıştı. Savaştan sonra, Resulullah (s.a.a) ona, savaş meydanındaki bir askerin aldığı kadar bir pay verdi.[72]

Ve yine Sahih-i Buharî'nin aynı sayfasında Ebu Musa Eş'arî'den şöyle rivayet edilmiştir:

Yemen'deyken Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Hayber'e doğru hareket ettiğini öğrenince o hazrete katılmak için kabilemizden elli küsur kişiyle birlikte Yemen'den hareket edip gemiyle Habeş'e ve oradan Cafer b. Ebutalib ve arkadaşlarıyla birlikte Medine'ye gittik. Resulullah (s.a.a)'in huzuruna vardığımızda Hazret Hayber'i fethetmişti. Sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) bizimle gemideki arkadaşlarımıza ve yine Cafer'le arkadaşlarına Hayber ganimetlerinden bir pay verdi.[73]

Daha önce de dediğimiz gibi, Resul-i Ekrem (s.a.a) Huneyn savaşında gönüllerini almak, sevgi ve muhabbetlerini kazanmak ve İslam'a yönelmelerini sağlamak amacıyla Kureyş'in ileri gelenlerine, o savaşa katılan İslam savaşçılarının payından kaç kat fazlasını verdi.

Böylece İslam dini savaş yoluyla elde edilen malların mülkiyetini onu ele geçiren kişilerden alarak Allah ve Resulü'nün yetkisine bırakmış, Resul-i Ekrem (s.a.a) de onu ele geçirerek uygun gördüğü şekilde harcamıştır. O halde, buna göre, savaş ganimetlerinden bir pay alan kimse, ister savaşa katılsın, ister katılmasın, bu ganimeti hiçbir zahmet çekmeden ve meşakkat görmeden ele geçirmiştir, söyleyebiliriz. Çünkü o ganimeti düşmanla savaşarak değil, Peygamber'den almıştır.

Ve yine Arapların ganimet ve muğnimi, düşmanla savaşarak değil, hiçbir zahmet ve zorluk görmeden elde edilen mal bildiklerini göz önünde bulundurarak bu malları ganimet ve muğnim de sayabiliriz; çünkü savaş yoluyla elde edilen şeyin, daha önce de değindiğimiz gibi başka bir ismi vardır.

Ve yine, "Bilin ki kazandığınız şeylerden..." ayeti, bu savaşta veya Uhud savaşında, Enfal Suresinin inişinden sonra, bu Surenin başında nazil olmuş ve bu ayet nazil olduktan sonra "ganimet" sözcüğü iki ayrı anlam kazanmıştır:

1- Lügat anlamı: Hiçbir zahmete maruz kalmadan bir şeye ulaşmak. Bu anlam savaş ganimetlerini kapsamaz. Çünkü bu şekildeki kazancın "selb, nuhb ve harb" gibi özel isimleri vardır.

2- Şerî anlamı: Ragıb'ın dediği gibi, savaş yoluyla veya savaş olmaksızın düşmandan elde edilen şeyler.

Ve işte bu nedenle İslam dini, düşmanla savaştan elde edilen her şeyi ganimet saymıştır; oysa geçmişte bu kelimenin böyle bir manası yoktu.

Ve yine gördük ki, bazen "ganimet ve muğnim" hadis ve sirette, gerçek anlamında kullanılıyormuş gibi hiçbir karineye gerek kalmadan lügat anlamında kullanılmıştır. Ve bazen de bu sözcükler şerî anlamlarında kullanılmış, sözdeki veya konuşmada geçen bir karine nedeniyle onun şerî anlamı anlaşılmıştır.

Böylece bu sözcükler, Ömer b. Hattab'ın hilafeti döneminde futuhat alanı genişleyinceye kadar bu iki anlama geliyorlardı. O zamandan itibaren çok kullanım nedeniyle "ğunm" sözcüğünün türevleri, özellikle durum ve sözdeki karineler olunca düşmanla savaştan elde edilen şeyler anlamını veriyordu. Ve lügatçılar iş başına geçip "ğunm" sözcüğü ve onun kendi zamanı ve daha önceki zamanlarda Araplar arasında kullanıldığı yerler incelendikten sonra, bu sözcüğün şu yerlerde kullanıldığını gördüler:

a- Cahiliye döneminde ve sadr-ı İslam'da tüm Arapların yanında, bir şeyi zahmetsiz elde etmek anlamında.

b- Humus ayeti nazil olduktan sonra, Müslümanların yanında, özellikle Resulullah (s.a.a)'in zamanından sahabenin dönemine kadar, düşmanla savaşta ve diğer durumlarda bir şey elde etmek anlamında.

c- Fütuhat döneminde, daha sonra dikkate alınmayan karinelerle düşmandan savaş ganimetleri almak anlamında kullanılmış, tedricen lügatçıların dönemine kadar karine olmaksızın İslamî toplumlarda bu anlamda kullanılmıştır.

Lügatçıların bu sözcüğü kaydettikleri zaman da bu sözcüğün (ğunm) anlamında meydana gelen değişiklere dikkat etmemişler ve sonuçta Ragıb-ı İsfehanî gibi bazıları humsun yasanmasından sonra Medine'de onun anlamını inceleyerek şöyle demişlerdir: Düşmanla savaşta ve diğer yollarla elde edilen her şeye "ğunm" denir.

Fakat İbn-i Menzur ve diğerleri, bazen onun cahiliye dönemindeki kullanımını göz önünde bulundurarak, "ğenume-ş şey", "onu ele geçirdi", "iğtinam" ise, "ganimete ulaşmak" anlamındadır demişlerdir. Ve bazen de fütuhat döneminde onun karinelerle kullanıldığını göremedikleri için ondan sonra da bu sözcüğü karinesiz olarak söz konusu ederek şöyle demişlerdir: Ganimet, savaş meydanında düşmandan alınan mallardır.

Fakat bu arada, Kamusu'l-Lügat kitabının yazarı, bu sözcüğün bir şey elde etmek ve fey anlamında mı,[74] yoksa ganimet "fey" ve "fazlalık" anlamında, onun diğer türevleri ise "bir şey elde etmek" anlamında olduğunda şüphe etmiştir.[75]

Böylece "ğunm" sözcüğünün anlamını karıştırmışlardır; oysa bu konuda doğru olan bizim söylediğimizdir ve bu hususta sözcüğün anlamının kazandığı değişiklikleri de göz önünde bulundurmak gerekir.

Dolayısıyla, "ğunm" sözcüğü şu anlamlardadır:

1- Cahiliye döneminde ve sadr-ı İslam'da: Hakiki anlamı olan, bir şeyi zahmetsiz olarak ele geçirmek.

2- İslam dininde, humus ayetin nazil olduktan sonra hakiki anlamında, düşmanla savaşta elde edilen şey; bunun yanı sıra o dönemde daha unutulmamış olan lügat anlamında kullanılıyordu.

3- Lügat kitapları yazıldığı asırdan sonra bu sözcük hakiki lügat anlamının yanı sıra Müslümanlar yanında düşmandan savaş ganimetleri ele geçirmek anlamında kullanılmaya başlandı.

Dolayısıyla, eğer sadr-ı İslam'a kadar bir yerde bu sözcüğün türevlerinden biriyle karşılaşacak olursak onu lügat anlamı vererek zahmet ve sıkıntı çekmeden bir şey elde etmek şeklinde mana etmemiz uygun olacaktır.

Ve eğer bu sözcüğün humsun yasanmasından sonra Müslümanlar tarafından veya İslami yasamada kullanıldığını görürse, bu durumda, bu iki anlam kullanılan ortak bir sözcük olduğundan onu lügat anlamında algılamakla şerî anlamında (savaş ve diğer yollarla bir şey elde etmek) algılamak arasında ortaktır ve birinin tayini için belirti şarttır.

Ve eğer bu sözcüğün, lügatçiler ve lügat kitaplarının yazıldığı dönemde ve ondan sonraki zamanlarda kullanıldığını görürsek, bu sözcük o dönemde onlar için hangi anlamı taşıyorsa, o anlamda kullanılması, yani sadece düşmandan savaş ganimetleri almak anlamında algılanması daha doğrudur.

Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılan şudur: Eğer Resulullah (s.a.a)'in döneminde humsun yasanmasından sahabenin dönemine kadar hadis ve hadis dışında bu sözcüğün türevlerinden birine rastlarsak bu iki anlamdan birine geldiğini kabullenmek zorundayız: Ya lügat anlamında algılayarak, zahmet ve zorluğa düşmeden bir şeyi elde etmek anlamına geldiğini ya da şerî anlamında algılayarak savaş ganimetleri ve diğer kazançlar elde etmek anlamına geldiğini kabul etmeliyiz. Elbette bu durumda maksadımıza delalet eden bir karine bulmak zorundayız.

Bu sözcüğün o dönemde kullanıldığı yerler hakkında yapmış olduğumuz uzun araştırmalarda onun daha fazla şerî anlamı bildiren söz ve durumdaki karinelerle kullanıldığını gördük. Fakat bunun yanı sıra bir çok yerde bu sözcüğün hiçbir karine ve belirti olmaksızın lügat anlamında kullanıldığını da unutmamak gerek.

7- Humus

Humus, lügatta beşte bir anlamındadır. "Hamestu'l-kavme" yani, o kavmin mallarının humsunu aldım. Fakat bu sözcüğün şerî anlamını öğrenmek için önce cahiliye Arabı döneminin örfüne müracaat ederek bu konuda onların toplumsal sistemlerini öğrenmemiz gerekir. Daha sonra İslam yasamasına dönerek humus meselesi ve onun Müslümanlar arasındaki geçmişini geniş bir şekilde incelememiz icab ediyor. Şimdi bu husustaki konumuz:

A- Cahiliye Döneminde

Cahiliye döneminde, komutanlar ganimetlerin dörtte birini kendilerine alıyor ve "Onların mallarının dörtte birini aldı" ve "Ordudan ganimetlerin dörtte biri alındı" deniliyordu.

Ordu komutanının aldığı bu dörtte bire, "el-merba" söylüyorlardı. Hadiste ise Resulullah (s.a.a)'in Adiy b. Hatem'e, Müslüman olmadan önce, "Sen merba alıyorsun; oysa bu iş senin dininde helal değildir."[76]

Şair bu konuda şöyle diyor:

 

Leke'l merba' minha ve's-safaya

Ve hukmuke ve'n neşitetu ve'l fuzul

 

(Ganimetin dörtte biri senin, safaya da

Neşit de senin, fuzul da.)

 

Bu şiirde "safaya" başta gelen kişinin kendine seçip ayırdığı şeydir. "Neşite" askerler dönüp kabileye gelmeden önce reislerine verilen ganimete denir. Ve nihayet "fuzul" bölüştürülmeyecek kadar az olup ordu komutanına verilen ganimete denir.[77]

Nihayetu'l-Lügat kitabında şöyle geçmektedir: "İnne fulanen kad irtefea emre'l kavm), (yani; falanca onlara komutanlık yapmayı beklemekte.) Veya, "Ve huve ala rubaet-i kavmih" (yani; o, onların efendisidir).

"Humus" sözcüğü hakkında ise Adiy b. Hatem'den[78] şöyle rivayet edilmiştir: "Cahiliye döneminde rub' (dörtte bir), İslam'da ise humus (beşte bir) alıyordum." Adiy'nin maksadı şudur: Ben her iki dönemde de ordu komutanıydım. Cahiliye döneminde ganimetlerin dörtte biri ordu komutanınıydı. İslam zuhur ettikten sonra ise onu beşte bire düşürdü ve harcanması gereken yerleri de belirtti.[79]

B- İslam'ın Zuhurundan Sonra

Buraya kadar söylediklerimiz İslam'ın zuhurundan önce ve cahiliye dönemiyle ilgiliydi. Fakat İslam'ın zuhurundan ve İslam dini tarafından humusun yasanmasından sonra humus farz bir şey haline geldi, Kur'an-ı Kerim ve hadislerde ondan şöyle bahsedilmiştir:

1- Kur'an-ı Kerim'de Humus:

Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah'a ve ayrılma gününde, o iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz şeye inanmışsanız bilin ki kazandığınız şeylerin beşte biri, Allah'a, Elçisine ve yakına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalana aittir. Allah her şeye kadirdir."[80]

Bu ayet, her ne kadar özel bir konuda nazil olmuşsa da genel bir hükmü beyan etmektedir ki o da her türlü kazançtan müstahak olan kişilere humus ödemenin farz oluşudur. Çünkü eğer bu ayet sadece savaş ganimetlerini kapsayacak olsaydı, Allah Teala'nın, "Bilin ki savaşta elde ettiğiniz şeylerden..." şeklinde veya "Dünşandan elde ettiğiniz ganimetler" diye buyurması ve "kazandığınız şeylerin..." şeklinde buyurmaması daha uygundu.

Bu yasamada, İslam dini, cahiliye dönemindeki dörtte bir yerine önderlik hakkını beşte bir olarak tayin ederek miktarı azaltırken diğer taraftan da humus alanların sayılarını çoğaltmıştır. Şöyle ki, onun bir payını Allah'a, bir payını Resulüne ve bir payını da onun yakınına, üç payını da Resul-i Ekrem (s.a.a)'in yakınlarından yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara tayin etmiştir. Ve humusu, savaş ganimetlerine has kılmayıp elde edilen her türlü kazançta farz kılmış, cahiliye dönemindeki "merba" karşısında onu "humus" diye adlandırmıştır.

Ve zekat kavramı, daha önce de dediğimiz gibi Allah Teala'nın mallardaki hakkıyla eşit olduğundan, Kur'an-ı Kerim'de nerede zekat ödemeye teşvik edilmişse, insanın kazandığı her şeyden farz sadaka ve humusu ödemeyi de emretmiş ve Allah Teala, mallardaki hakkını sadaka ve humus ayetlerinde tam olarak açıklamıştır.

Humus hakkında Kur'an-ı Kerim'de bulduklarımız bunlardan ibarettir.

2- Sünnette Humus:

Resulullah (s.a.a) savaş ganimetlerinden ve define, hazine ve maden gibi savaş ganimetleri dışındaki gelirlerden humus ödenmesini emretmiştir. Bu konuyu İbn-i Abbas, Ebu Hureyre, Cabir b. Abdullah, İbade b. Samit, Enes b. Malik rivayet etmişler ve Ahmet b. Hanbel kendi Müsned'inde, İbn-i Mace kendi Sünen'inde kaydetmişlerdir. Biz burada Ahmet b. Hanbel'in İbn-i Abbas'tan naklettiği rivayeti zikrediyoruz:

"Resulullah (s.a.a), define, hazine ve madenden humus verilmesini emretti."[81]

Sahih-i Müslim, Sahih-i Buharî, Sünen-i İbn-i Mâce, Tirmizî, İbn-i Mace, Muvatta-i Malik ve Müsned-i Ahmed b. Hanbel'de Ebu Hureyre'den Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hayvanın vurduğu yaranın diyeti yoktur; maden de böyledir; rukaza (define ve madende) ise hums vardır."

Fakat Müsned-i Ahmed'de geçen bazı rivayetlerde hadisin baş tarafı şöyledir: "Hayvanın yaralamasının diyeti yoktur..."[82]

Ebu Yusuf,[83] bu hadisi Harrac kitabında genişçe açıklayarak şöyle demiştir: Cahiliye döneminde bir kişi bir kuyuya düşerek ölseydi, gelenekleri gereğince o kuyu onun kan parası sayılırdı. Eğer bir hayvan onun öldürseydi o hayvanı ve eğer ölmesine bir maden neden olsaydı kan pahası olarak o madeni alırlardı. Dolayısıyla, bir kişi Resulullah (s.a.a)'e bunun hükmünü sorunca Hazret şöyle buyurdu: "Hayvanın açtığı yaranın diyeti yoktur; maden ve kuyunun da yoktur; rukaza (defineye) ise hums lazım gelir." Daha sonra Hazret'ten, "rukaz"ın ne olduğunu sordular. Hazret, "Allah Teala'nın yaratışın tâ başından beri yerde kıldığı altın ve gümüştür" cevabını verdi.

Müsned-i Ahmed'de Şa'bî[84] kanalıyla Cabir b. Abdullah'ın Resul-i Ekrem (s.a.a)'den şöyle rivayet ettiği nakledilmektedir: "Evcil havan, kuyu ve madenin kan pahası yoktur; fakat defineye humus lazım gelir."[85] Şa'bî, bu hadiste geçen "rukaz"ın define anlamına geldiğini söylemiştir.

Müsned-i Ahmed'de İbade b. Samit'ten şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a)'in bıraktığı kurallar şunlardır: İnsanın ölmesine neden olan maden, su kuyusu ve hayvanın diyeti yoktur. Bu hadiste geçen "ucema" dört ayaklı hayvan ve benzerleri, "cubar" ise karşılıksız ve heder olmak anlamındadır. Resul-i Ekrem (s.a.a) define ve maden için humus tayin etmiştir.[86]

Müsned-i Ahmed'de Enes b. Malik'ten şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a)'le birlikte Hayber'e doğru hareket ettik. Yanımızdakilerden biri def-i hacet için bir harabeye gitti ve kendini temizlemek için harabenin duvarından bir parça kesek koparınca oradan altın döküldü. Adam altınları alarak Resul-i Ekrem (s.a.a)'in huzuruna getirip olanları anlattı. Resulullah (s.a.a), onları tartmasını emretti. Adam itaat ederek onları tartınca iki yüz dirhem olduğunu gördü. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a), "Bu definedir ve buna humus lazım gelir."[87]

Yine Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer: Medine'den bir kişi Resulullah (s.a.a)'e bir takım sorular sordu. Bu sorulardan biri şöyleydi: Bir harabeden bir define bulacak olursak vazifemiz nedir? Resulullah (s.a.a), "Ona, define ve madene humus taalluk eder" buyurdu.[88]

Nihayetu'l-Lügat, Lisanu'l-Arab, Nihayetu'l-Ereb, Ikdu'l-Ferid ve Usdu'l-Gabe'de "seyebe" sözcüğünde şöyle geçer, (biz Nihayetu'l-Lügat'tan naklediyoruz):

Resulullah (s.a.a), Vail b. Hacer'e[89] şöyle yazdı: "Suyubda humus vardır." Suyub ise, define anlamındadır. Daha sonra açıklamada bulunarak şöyle yazdı: Suyub, madende bulunup çıkarılan altın ve gümüş damarlarıdır; suyum "seyebe"nin çoğuludur. Resul-i Ekrem (s.a.a)'in "suyub" sözcüğünü kullanmaktan maksadı, cahiliye döneminde defnedilen mallar veya Allah Teala'nın onu elde eden kişiye lütuf ve bağışı olan madeni kastettiğini bildirmektir.

Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bu mektubunun tamamı Kalkaşendî'nin Nihayetu'l-İreb kitabında geçmiştir.[90]

Yukarıda Geçen Hadislerin Terimlerinin Açıklaması

Sünen-i Tirmizî kitabında şöyle geçmiştir: Ucema, sahibinden kaçan hayvandır; sahibinden kaçınca bir şeye veya bir kimseye zarar veren bu hayvandan dolayı sahibi zarar ödemez.

Madenden dolayı da diye ödenmez. Yani bir kişi bir madeni kazar da diğer bir kişi ona düşerse, maden sahibi bundan dolayı zarar ödemez. Birinin yoldan geçenler için kazdığı su kuyusuna da biri düşerse, sahibinin üzerine bir şey gelmez.

Fakat rukazda humus vardır. Rukaz ise cahiliye döneminin definelerini ele geçirmektir. O halde, eğer bir kişi böyle bir define bulursa onun humsunu şerî hakime verdikten sonra geri kalanı onun kendisinin olur.[91]

İbn-i Esir'in Nihayetu'l - Lügat kitabında "irem" sözcüğünde şöyle geçer: "Aram", "a'lam" anlamında olup yolu göstermek için çöllerde üst-üste bırakılan taşlara denir. Onun tekili, "ineb" vezninde, "irem"dir. Cahiliye dönemi insanları yolda, beraberlerinde götüremeyecekleri bir şey bulsalardı, dönüşte rahatça bulup götürmek için üzerine nişane olsun diye bir taş bırakırlardı.

Lisanu'l - Arab ve diğer lügat kitaplarında şöyle geçmiştir:

Bir şeyi toprağa sakladıkları zaman "Rekezehu, yerkezuhu" denir. "Rukaz" yer veya madenden çıkarılan altın veya gümüş parçaları olup tekili "rukze"dir.

Nihayetu'l - Lügat kitabında ise şöyle geçer: "Rukaz"ın çoğulu olan "Rukze, yere gömülen doğal mücevherlere denir.

Yukarıdaki Rivayetlerin Özeti

Yukarıda geçen rivayetlerden özetle şunlar anlaşılmaktadır: Resulullah (s.a.a), ister hazine olsun, ister maden yerden çıkarılan her türlü altın ve gümüşe humus verilmesini emretti. Bunların hiç birinin, ileri sürülenin tam aksine savaş ganimetleriyle hiçbir ilgisi olmayıp onlardan sayılmamaktadır. Dolayısıyla, humsun savaş ganimetlerinde olduğunu söylemek tamamen yersiz bir söz olur. Humus ayetindeki "ğanimtum" sözcüğünden maksat da budur. Ve yukarıdaki delilleri ve geçen rivayetlerin de teyit ettiğini göz önünde bulundurarak İslam'ın yasamasında "ğanimtum" sözcüğü, insanın hem savaşta ve hem savaş dışında elde ettiği kazancı kapsamaktadır.

O halde, buraya kadar söylediklerimizden, İslam dininde humusun savaş ganimetlerine has olmadığı anlaşılmaktadır. Hulefa mektebi ulemasından Kadı Ebu Yusuf da el-Harac[92] adlı kitabında bu rivayetlerden bu sonuca varmıştır. Kadı Ebu Yusuf, savaş ganimetleri dışında diğer şeylerde humusun farz olduğu hükmünü istinbat ederek diyor ki:

Çıkarılan her türlü madene ister az olsun, ister çok humus taalluk eder. Hatta eğer insan madenden iki yüz dirhem ağırlığından az gümüş veya yirmi dirhem ağırlığından az altın çıkarırsa onun humsunu vermesi gerekir. Ve bunun zekatla hiçbir ilgisi yoktur.[93] Aksine, bu ganimetlerle ilgilidir. Toprağa ise bir şey taalluk etmez; humus sadece halis altın, gümüş, demir, bakır ve kurşuna taalluk eder. Onları çıkarmak için yapılan masraflara ise humus yoktur. Eğer yapılan masraflar çıkarılan şeylerin değerinde olursa yine onlara humus lazım gelmez; yapılan masraflar ister az olsun, ister çok, çıkarılan şeylerin değerinden düşüldükten sonra humus lazım gelir. Metaller dışında yakut, firuze, sürme, civa, kükürt, kızıl toprak gibi taş türlerinden elde edilen her şeye humus lazım gelmez;[94] çünkü onlar toprak ve çamur cinsindendir.

Daha sonra diyor ki: O halde, eğer bir kişi (maden türlerinden) bir miktar altın veya gümüş veya demir veya kurşun ya da bakır çıkarırsa, çok fazla borçlu olursa bile onların humsu üzerinden düşmez. Eğer bir asker savaş meydanında düşmandan savaş ganimeti alırsa, ister borçlu olsun ister olmasın onun humusun vermesi gerektiğini görmüyor musun?!

Daha sonra şöyle yazıyor: Rukaza gelince; rukaz, Allah Teala'nı yaratılışın başından yerin derinliklerinde yarattığı humusu farz olan altın ve gümüştür. O halde eğer biri, başkasına ait olmayan bir yerde altın veya gümüş hazine veya tesadüfen elbise bulursa onun beşte birini humus olarak vermeli, beşte dördü ise bulan kişinin olur. Çünkü o da humsu verilmesi gereken ve geri kalanı kişinin kendisine ait olan ganimet gibidir.

Sona şöyle devam ediyor: Eğer Müslümanlarla savaş halinde olan bir kafir Müslüman topraklarında bir hazine bulursa, İslam hükümetinin güvencesine girmiş olursa, onun tümünü ondan alır ve ona bir şey vermezler. Fakat eğer o kişi kafir-i zımmî olursa, Müslümanlardan aldıkları gibi ondan da onun humsunu alır, dörtte birini ona verirler. Anlaşmalı köle de (sahibiyle serbestlik sözleşmesi yapan köle) Müslüman topraklarında bir hazine bulursa, humsu alındıktan sonra geri kalanı ona verilir...

Ebu Yusuf, "denizden çıkarılan şeyler" bölümünde Harun Reşid'e hitaben şöyle yazıyor: Müminlerin emirinin sorduğu denizden çıkarılan şeylere gelince; bilinmesi gerekir ki, denizden çıkarılan ziynet eşyaları ve ambere humus lazım gelir.[95]

* * *

Buraya kadar, Resulullah (s.a.a)'in, savaş ganimetleri dışındaki şeylerin humsunun verilmesini emrettiğini apaçık ortaya koyan rivayetleri ve bu rivayetlerden anlaşılanları inceledik. Şimdi ise Resul-i Ekrem (s.a.a)'in humus verilmesine dair emrini içeren rivayetleri inceleyelim:

Resulullah (s.a.a)'in Mektup ve Sözleşmelerinde Humus

A- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sünen-i Nesaî ve Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer (biz Buharî'den naklediyoruz): Abdulkays kabilesinin[96] temsilcileri Resul-i Ekrem (s.a.a)'e, "Muzar müşrikleri bizimle sizlin aranızda engel oluşturdular ve biz haram aylar dışına size ulaşamıyoruz. Bize, yerine getirdiğimizde cenneti kazanmamıza neden olacak ve kabilemizin diğer insanlarını davet edeceğimiz kolay emirler ver" dediler. Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara şöyle buyurdu:

"Size dört şeyi yapmayı emrediyor ve dört şeyi yapmaktan sakındırıyorum. Size Allah'a iman etmenizi emrediyorum. Allah'a iman etmenin ne olduğunu biliyor musunuz hiç? Allah'a iman etmek şunlardan ibarettir: O'nun birliğine tanıklık etmek, namaz kılmak, zekat vermek, kazançlarınızdan humsu ödemek ve..."[97]

Resulullah (s.a.a), Abdulkays kabilesinin temsilcilerine, kazançlarından humus ödemelerini emredince, müşriklerin korkusundan haram aylar dışında kabilelerinin sınırından dışarı çıkamayan onlardan düşmandan aldıkları savaş ganimetlerinin humusunu ödemelerini istemiyor! Aksine o hazretin "ganimet"ten, bu sözcüğün Arapça'daki, zahmet ve sıkıntı çekmeden bir kazanç sağlamak olan hakiki anlamını kastetmiştir. Veya başka bir tabirle, onlar kâr ve kazançlarının humusunu vermekle görevlendiler ya da en azından Resulullah (s.a.a)'in maksadı bu sözcüğün, "savaş ve savaş dışı gelirler"den ibaret olan şer'î hakikatidir.

Bu konu, Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Arap kabilelerinin temsilcilerine yazmış olduğu sözleşmelerde, elçileri ve onlara tayin ettiği valiler vasıtasıyla gönderdiği mektuplarda apaçık bellidir.

Belazurî, Futuhu'l-Buldan adlı eserinde şöyle yazmaktadır: Yemen halkı, Resulullah (s.a.a)'in zuhur ettiğini ve şanının yüceliğini duyunca, onlardan Hazret'in huzuruna temsilciler geldiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onlara bir mektup yazarak Müslüman oldukları ana kadar sahip oldukları mallar, arazi ve defineleri onlara bıraktı. Onlar da itaat ederek Müslüman oldular. Sonra Hazret (s.a.a), İslam dininin kanun ve kurallarını ve kendi sünnetlerini öğretmeleri, sadakalarını almaları, Yaduhilik, Hıristiyanlık ve Mecisiliklerinde kalanlardan ise cizye almaları için onlara kendi vali ve elçilerini gönderdi.

Belazurî, İbn-i Hişam, Taberî ve İbn-i Kesir bunların peşinden şöyle eklemişlerdir (biz Belazurî'den naklediyoruz): Resul-i Ekrem (s.a.a) Amr b. Hizam'ı[98] Yemen'e gönderdiği zaman onun için şöyle bir şey yazdı:

"Bismillahirrahmanirrahim. Bu Allah ve Resulünün sözüdür: "Ey iman edenler! Ahitlerinize vefa edin."[99]

b- "Bu Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a)'in Amr b. Hizam'ı Yemen'e gönderdiği zaman ona tavsiyeleridir. Ona bütün işlerinde Allah'ı göz önünde bulundurup takvalı olmasını, kazançlardan Allah'ın humsunu almasını ve Allah'ın müminlere farz kıldığı sadakaları teslim almasını emrediyor. Şöyle ki, su verilmeyip kökleri yerin rutubetinden veya yağmur suyundan su alan tarlaların mahsullerinden onda bir, büyük su kırbası ve kovalardan sulanan tarlaların mahsullerinden ise onda birin yarısı (yirmide bir) zekat almasını bildiriyor."[100]

c- Resulullah (s.a.a)'in Kazae kabilesinden Sa'd b. Huzeym'e ve Cizam'a yazdığı bir mektupta sadaka vermenin farz olduğu yerleri onlara bildirmiş, sakada ve humuslarını Ubey ve Anbese ismindeki iki elçisi veya onların memurları vasıtasıyla kendisine göndermelerini istemiştir.[101]

Resul-i Ekrem (s.a.a), Sa'd ve Cizam kabilelerinden sadaka ve humuslarını kendi elçilerine veya onların memurlarına vermelerini isteyince, onlardan savaş ganimetlerinin humsunu değil, kazançlarının humsunu ve mallarına farz olan sadakaları göndermelerini kastetmiştir.

d- Resul-i Ekrem (s.a.a), Malik b. Ahmer-i[102] Cizamî'ye ve onun izleyicisi olan diğerlerine yazdığı amannamede, namaz kılmalarını, diğer Müslümanları izlemelerini, müşriklerden sakınmalarını, kazançlarının humsunu, zarara uğrayanlarının payını, falan ve filan payı vermelerini emretmiştir.[103]

e- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in, Fucey[104] ve izleyicilerine yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur: "Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a)'den Fucey ve izleyicilerine. Eğer Müslüman olup namaz kılar, mallarının zekatını öder, Allah ve Resulü'ne itaat eder, kazançlarından Allah'ın humsunu verir, Peygamber ve yardımcılarına yardım eder, Müslüman olduklarını izhar eder de müşriklerden ilişkilerini keserlerse Allah ve Muhammed'in amanında olurlar."[105]

f- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Umman ordu komutanlarına yazdığı mektupta şöyle geçer:

"Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a)'den Behreyn'de yaşayan Umman padişahları ordu komutanları olan Allah kullarına. Eğer iman edip namaz kılacak, zekat verecek, Allah ve Resulü'ne iman edecek, Peygamberin hakkını verecek ve Müslümanlar gibi ibadet edecek olurlarsa Allah'ın amanında olup, Allah ve Resulü'ne ait olan ateşkede malları dışında sahip oldukları şeylerden yararlanacak ve onlar kendilerine bırakılacaktır.  Hurmada onda bir tahıllarda onda birin yarısı (yirmide bir) zekat farzdır. Müslüman onlara yardımcı olmaları ve kılavuzluk etmeleri düşer. Sahip oldukları değirmenler, istedikleri şeyleri öğütmeleri için onların kendilerinindir."[106]

Bu mektupta Resulullah (s.a.a)'in "peygamberin hakkı"ndan maksadı humus veya humus ve o hazretin kendine has olan şeydir. Daha önce safiy ve peygamberin şahsına has olan mal hakkında bahsetmiştik.

g- Ve yine mektuptaki, "Allah'ın payı ve Resulün payı"ndan maksat, Hads ve Lehm bölgesinden Müslüman olan kişiler için humustur. Resulullah (s.a.a) bu mektupta şöyle buyurmaktadır:

"...Namazı kılacak, mallarının zekatını verecek, Allah ve Resulü'nün payını verecek ve müşriklerden sakınacak olurlarsa Allah ve Muhammed'in güvencesinde olacaklardır. Kim dininden yüz çevirirse Allah ve Resulü'nün koruma ve güvencesi de onun üzerinden kalkar."[107]

h- Resulullah (s.a.a)'in Cünade-i Ezdî, onun akrabaları ve izleyicilerine yazmış olduğu şu mektupta da aynı konu işlenmektedir:

"Namaz kılıp mallarının zekatını verecek olur, Allah ve Resulü'ne itaat edip kazançlarının humusunu ve peygamberin payını verecek olur da müşriklerden uzak dururlarsa Allah'ın ve Allah kulu Muhammed'in güvencesinde olurlar."[108]

ı- Resulullah (s.a.a), Tay kabilesinden Beni Muaviye b. Cerul'a[109] yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur: "Onlardan Müslüman olan namaz kılan, zekat veren, Allah ve Resulü'ne itaat eden, kazançlarından Allah'ın humsu ve peygamberin payını veren, müşriklerden uzak duran ve Müslüman olduğunu açığa vuran, itaat ettiği sürece Allah ve peygamberinin güveninde olur."[110]

Yine Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Benî Cuveyn-i Taî'ye yazmış olduğu bir mektup daha var; bu mektup da kullanılan sözcüklerdeki bazı cüzî farklılıklara rağmen yukarıdaki mektupla aynı olabilir.[111]

j- Resulullah (s.a.a), Cuheyne b. Zeyd'e[112] yazmış olduğu mektubunda şöyle buyurmaktadır: "Geniş yer ve çölleri, nehir yatakları ve otlaklar, humus karşılığında bitkilerinden yararlanmanız ve sularından içmeniz için size aittir.

Tia ve Sarime bir arada olurlarsa, iki koyun ve eğer aralarına mesafe düşerse her birine bir koyun zekat verin. Mesir halkına ise sadaka yoktur..."[113]

İbn-i Esir, Nihayetu'l-Lügat adlı eserinde şöyle yazmaktadır: Tia, zekatın farz olduğu en az miktardır. Sarime ise koyun ve deve sürüsüdür. Bu hadiste geçen "Sarime"den maksat, yüz yirmi bir baş koyundan iki yüz baş koyuna kadar olan miktardır ve bir arada olduklarında iki koyun ve birbirlerinden ayrı iki kişiye ait olduklarında ise her biri bir koyun zekat vermelidir. Mesir halkı ise, tarla süren öküzleri bulunan kişilerdir; ona zekat farz değildir.

k- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bazı mektuplarında Peygamber'in payı zikredildikten sonra Hazrete has olan "safi" de zikredilmiştir. Örneğin Resulullah (s.a.a)'in Humeyr padişahlarına yazdığı mektupta şöyle geçer:

"Ama sonra; Rabb'iniz sizi özel hidayetine yöneltti; Allah ve Peygamber'ine itaat edin, namaz kılın, zekatı verin, kazançlarınızdan Allah'ın humsunu ödeyin, Resulullah (s.a.a)'in payını ve onun kendisine has kılınanı verin ve Allah'ın müminlere farz kıldığı sadakayı ödeyin..."[114]

l- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in, Benî Sa'lebe b. Amir'e yazmış olduğu mektupta şöyle geçmektedir: "Onlardan kim İslam getirir, namaz kılar, zekatı öder, kazançlarının humsunu, peygamberin payını ve onun kendisine has kılınanı verirse Allah'ın güvencesine girmiş olur."[115]

m- Benî Zuheyr-i Akliin'e[116] yazmış olduğu mektupta ise şöyle buyurmaktadır: "... Eğer Allah'ın birliğine ve Muhammed (s.a.a)'in onun peygamberi olduğuna tanıklık eder, namaz kılar, zekatı verir, kazandıklarınızdan humus, peygamberin payı ve onun safisini verirseniz Allah ve Resulü'nün güvencesinde olursunuz."[117]

n- Cuheyne kabilesinin bazı ileri gelenlerine yazdığı mektup ise şöyledir: "Onlardan kim Müslüman olur, namaz kılar, zekat verir, Allah ve Resulü'ne itaat eder, kazançlarından humus, peygamberin payı ve onun safisini verirlerse..."[118]

Bu mektuplarda geçen çoğulu "safaya" olan "safi" (halis mal), daha önce de dediğimiz gibi, Resulullah (s.a.a)'in humus dışında kendine has olan mal ve mülküne denir.

Ayrıca; "humus" sözcüğü, Resul-i Ekrem (s.a.a)'e nispet verilen bunların dışındaki iki mektupta da geçmiş; fakat onlar bizim açımızdan güvenilir değillerdir. Çünkü onlardan birinde Bulharis[119] kabilesinden Abduyağus ismi geçmektedir. Oysa "Yağus" bir put adıdır ve Resulullah (s.a.a)'in putun kuluna mektup yazmış olması imkansızdır. Çünkü Hazret (s.a.a), Abduluzza, Abdulhacer,[120] Abdulamr-i Asem gibi isimleri Abdurrahman veya Abdullah isimlerine çeviriyordu.[121] Bu mektuplardan diğer ise Resulullah (s.a.a)'in Neşhel b. Malik-i Vailî'ye[122] yazmış ve ona "bismike Allahumme" (senin adınla Allah'ım!" diye başlamıştır; oysa Resulullah (s.a.a)'in mektupları "bismillahirrahmanirrahim" diye başlamaktaydı.

* * *

Yukarıda geçen mektup ve sözleşmelerde, Resul-i Ekrem (s.a.a), Sa'd-ı Huzeym'e sadaka, zekat ve humuslarını kendisinin iki elçisine veya onların gönderdiği kimselere vermelerini emretmiştir: katıldıkları savaş ganimetlerinin humsunu vermelerini istemeyip mallarına lazım gelen humus ve sadakaları talep etmiştir. Aynı şekilde Cuheyne'ye yazdığı mektupta yerin otlak ve sularından yararlanma karşısında humus ve zekatlarını vermelerini istemiştir. Bunda da humus ödemeleri için onların savaşa katılıp savaş ganimetleri elde etmeleri şart koşulmamış, aksine humus ve sadaka ödemek için yer gelirlerinden yararlanmak şart koşulmuş, onlara kazandıkları şeylerde İslam'ın hükmünü öğretmiştir.

Yine Abdulkays'ın temsilcilerine kazançlarından nasıl humus ödeyeceklerini öğrettiği zaman, onları yerine getirecek olurlarsa cennete gideceklerini buyurdu ve müşriklerin korkusundan haram aylar dışında kabilelerinden dışarı çıkamayan onlardan, müşriklerle savaşıp zafere ulaşarak onlardan elde ettikleri savaş ganimetlerini ödemelerini istememiş, sadece onlardan kazançlarının karının humsunu vermelerini istemiştir.

Ve yine valisi Amr b. Hazm'a verdiği emirde Yemen kabilelerinin sadaka ve humuslarını almasını istemiş, fakat bu kabilelerin katıldıkları savaşlardaki ganimetlerin humsunu alıp kendisine göndermesini istememiştir.

Veya bu kabilelere humuslarını ödemeleri için şahsen yazmış olduğu mektuplar veya kabilelerin humuslarını almaları için Amr b. Hazm dışında diğer memurlarına yazdığı mektupları da aynı doğrultudadır.

Bütün bu mektup ve emirnamelerde humsun, sadaka konumundadır; her ikisi de Allah Teala'nın koyduğu kurallar gereğince insanların mallarındaki Allah'ın hakkıdır.

Bu mektuplarda geçen "humus" sözcüğünün savaş ganimetlerinin humsu olmadığını vurgulayan ve açığa çıkaran konu, İslam dinindeki savaş hükmünün cahiliye dönemi ve ondan önceki zamanların kurallarından farklı oluşudur; o dönemlerde herkes veya her grup kendi kabilesi veya antlaşma içerisinde oldukları kişiler dışındakilere saldırarak onların mal varlıklarını istediği şekilde yağmalama hakkını kendine veriyor ve herkes, kabile reisine has olan dörtte biri dışında yağmalayıp elde ettiği her şeyi kendine alıyordu. Fakat İslam dininde böyle değildir; dolayısıyla, Resul-i Ekrem (s.a.a) onlardan dörtte bir yerine beşte bir olan savaş ganimetlerinin humsunu isteyemez; hatta hiçbir Müslüman veya Müslüman bir grup kendi yanından Müslüman olmayan kişilere karşı savaş ilan edip canı istediği gibi onların mallarını yağmalayamaz. Çünkü:

Birincisi; böyle bir hakka sadece şerî hakim sahiptir; o da İslam kanun ve kurallarına uygun olarak; bu durumda tüm Müslümanlar onun emrine itaat etmek zorundadır.

İkincisi; fetih ve zaferden sonra savaş ganimetlerinin tümünde sadece İslam ordusu komutanı veya onun temsilcisi tasarruf hakkına sahiptir. Dolayısıyla, savaşçılar düşmana galip geldikten sonra ele geçirdikleri şeyleri komutanlarına veya onun temsilcilerine vermelidirler; aksi durumda aldıkları şey gizlice yapılan hırsızlık ve diğerlerinin gözünden ırak aşırmak sayılır ve onun ar, mahcubiyet ve vebali kıyamet gününde yakasına yapışıp cehenneme götürür.

Humsu aldıktan sonra atlı ve piyade askerlerin payını tayin eden, biraz da kadınlara ayıran, bazen savaşta olmayanlara da alınan ganimetlerden pay veren ve savaşan müminlerin payından kat kat fazlasını muallefetil kulub (Müslüman olmayanların gönlünü kazanmak) için harcama yetkisi olan İslam'ın hakimidir.

Eğer Resul-i Ekrem (s.a.a)'in döneminde savaş ilan etmek ve savaş ganimetlerinin humsunu almak Hazret'in kendi vazifelerinden ise, Hazret'in arka arkaya yazdığı mektup ve sözleşmelerde humus, muhatapların mallarındaki farz sadaka menzilesinde değildiyse ve savaş ganimetleriyle bir ilgisi de yoktuysa, o halde bu mektup ve sözleşmelerde halktan humus istemenin ve bunu vurgulamanın anlamı ne olabilirdi ki?!

Dolayısıyla, bu mektup ve sözleşmelerdeki "ganaim" ve muğnim" sözcüklerinden lügat anlamı olan, "zahmet ve sıkıntı görmeden bir şeyi elde etmek" anlamında veya "savaş yoluyla ve diğer yollarla elde edilen şey" anlamındaki şerî anlamında olduğunu söylemek zorundayız.

Burada, konumuzun başında "ganimet" sözcüğünün açıklamasıyla ilgili söylediklerimizi ekleyerek "ganimet" sözcüğünün sözlükler yazıldıktan sonra İslam toplumunda savaş ganimetlerinde kullanılan bir hakikat olarak kabul edildiğini ve İslam'dan önce bu anlamda kullanılmadığını ve yine Resulullah (s.a.a)'in hadislerinde geçen bir şeyi, o hazretten yaklaşık iki asır sonra halk arasında yaygın olan başka bir şeye yüklemenin doğru olmadığını söylemek gerek.

Bu mektup ve sözleşmelerde "Allah'ın payı", "Resulullah (s.a.a)'in payı" veya "Peygamberin hakkı" veya "peygamberin payı" şeklinde geçen şeylerin tefsiri, "Bilin ki kazandığınız şeylerin humsu Allah'ın ve Resul'ündür..." ayetinde ve bu ayetin açıklayıcısı olan Resul-i Ekrem (s.a.a)'in sünnetinde geçmektedir. Humus ayeti ve Resulullah (s.a.a)'in sünnetinde, "muğnim" sözcüğündeki Allah ve Peygamberin payının ve yine onların hak ve hisselerinin humus olduğu bildirmişlerdir.</