Humus Konusunda Ebubekir ve Ömer'in İçtihadı
Daha önce de dediğimiz gibi, Ebubekir
ve Ömer'in içtihatlarından biri de Ehlibeyt (a.s)'ı
humuslarını almalarıdır; özellikle Resul-i Ekrem (s.a.a)'in
kızı Fatıma-i Zehra'nın hakkını engellemeleridir. Biz
onların bu konuda nasıl içtihat ettiklerini anlamak için
aşağıdaki konuları incelemek zorundayız.
İlk iki halifenin genel olarak humus
konusunda ve özellikle Resulullah (s.a.a)'in kızının
hakkıyla ilgili içtihatlarını kolay bir şekilde
inceleyebilmek için önce zekat, sadaka, fey, safiy, enfal,
ganimet ve humus terimlerinin lügat ve şeriattaki
anlamlarını inceleyecek, daha sonra humus konusu ve Resul-i
Ekrem (s.a.a)'in döneminde kızı Hz. Fatıma-ı Zehra (s.a)'nın
hakkını ele alacağız.
A- Zekat, lügatte olgunlaşmak, temizlik,
bereket ve övgü anlamına gelmiştir.
"Zeka'z-zer'" yani, mahsül olgunlaştı; yetişti.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Hangi yiyecek daha
temizse... (Kehf, 19)
İmam Muhammed Bâkır (a.s), "Yerin
temizlenmesi kurumasıyla olur" buyurmuştur.
Veya Emirulmüminin Ali (a.s), "İlim diğerlerine
öğretmekle artar" buyurmuştur.
Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Kendilerini
övenler..."
B- Zekat şeriatte, kişinin kendi
malındaki Allah Teala'nın hakkını müstahakka vermesine denir;
bu işe bu ismin verilmesinin nedeni ise, bu amelle kişinin
malına bereket gelmesi, kendini yetiştirmesi, hayır ve
bereketler veya bunların tümü umulduğu içindir. Çünkü
bunların tümü, yani dünya ve ahiret hayırları zekatta vardır
ve "zekkâ", yani malının zekatını verdi.
Lügatçilerin, "zekat"ın anlamında
kaydettikleri özet olarak bundan ibarettir.
Ragıb-ı İsfahanî kendi Müfredat'ında
şöyle yazıyor:
İnsanın, Allah rızası için kendi
malından ayırarak verdiği şeye sadaka denir. Bu aynen zekat
gibidir; fakat sadaka, insanın kendi isteğiyle yaptığı
müstehap bir ameldir; oysa zekat verilmesi farz bir ameldir.
Tabersî, Mecmau'l-Beyan adlı tefsirinde
şöyle yazıyor: Zekatla sadakanın arasındaki fark şudur:
Zekat farz bir ameldir; fakat sadaka farz olabileceği gibi
bağış şeklinde de olabilir.
Gördüğünüz gibi zekat farz bir anlam
içerip Allah Teala'nın insanın malındaki hakkı göz önünde
bulundurulurken sadakada Allah rızası için ve kurbet
kastıyla yapılan mal bağışı dikkate alınmıştır ve bunda
bağışta bulunanın lütuf ve merhamet duygusu göze
çarpmaktadır; Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s)'ın
kardeşlerinin şöyle dediği geçer: "Bize merhamet ederek
bağışta bulun."
Zekatta, farz olma veya Allah
Teala'nın maldaki hakkı göz önünde bulundurulmasından bu
sözcüğün, her türlü farz sadaka, humus ve Allah Teala'nın
insanın mallarında farz kıldığı her şeyi kapsadığı
anlaşılmaktadır. Bunun en açık delili, Resul-i Ekrem (s.a.a)'in
Humeyr padişahlarına yazdığı mektubundaki şu buyruğudur:
"...Ganimetler, Allah'ın humsu,
peygamberin ve onun kendine has kıldığı payından ibaret olan
elde ettiklerinizin zekatını ve Allah'ın müminlere farz
kıldığı sadakayı ödediğiniz."
Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bu
buyruğunda geçen "min = den" edatı zekatın şu kısımlarını
beyan etmektedir:
1- Allah'ın humsundan elde
ettikleriniz.
2- Peygamber (s.a.a) ve onun kendine
has kıldığı kimsenin payı.
3- Allah Teala'nın müminlere farz
kıldığı her türlü sadaka veya farz sadakalar.
Resulullah (s.a.a) böyle bir farz
sadakayı zekat kısımlarından kılmış ve Allah Teala açıkça
sadakanın sekiz yerde harcanmasını vurgulamıştır:
"Sadakalar, Allah'tan bir farz
olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde (toplamaya)
çalışan memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara,
kölelik altında bulunanlara, zarar görmüşlere, Allah yoluna
ve yolda kalmış olana mahsustur. Allah bilendir, hüküm ve
hikmet sahibidir."
Zekat Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde
tek başına geçmemiş, yirmi beş ayette namazla birlikte
gelmiştir.
Ve Allah Teala'nın buyruğunda ve Resulullah (s.a.a)'in
sözünde nerede "zekat" sözcüğü "namaz"la birlikte geçmişse
genel olarak Allah Teala'nın maldaki hakkı göz önünde
bulundurulmuştur. Farz sadaka olan nisap haddine varmış
altın ve gümüş, hayvanlar ve ürünler ve yine humus denilen
insanın kazançtan elde ettiği Allah'ın hakkı veya Allah
Teala'nın bunların dışındaki hakkı bu cümledendir.
Bu sözcük Allah Teala ve
Resulü (s.a.a)'in sözünde "humus" sözcüğüyle birlikte
geçtiğinde, maksat sadece farz sadakalardır. Koyunun veya
altınla gümüşün zekatı gibi zekat kısımlarının biriyle
geçtiğinde de, yine maksat onların farz sadakalarıdır.
Hadislerde, sadakayı toplama memuruna "muzakkî"
değil, "musaddik"
denilmektedir. Sadaka verenlere de "muzekkî" veya "mutezekkî"
değil, "mutesaddik"
denilmektedir.
Haşimoğullarına haram olan, sadakadır;
zekat değil.
Müslim, bu konuyu kavrayamamış olacak ki kendi Sahih'inde
"Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt'ine zekatın haram oluşu..."
diye bir bölüm açmıştır!
Oysa kendisi, kitabının sekizinci bölümünde onlara zekatın
değil, açıkça sadakanın haram olduğunu bildiren bir takım
hadisler rivayet etmiştir.
Dolayısıyla, Kur'an-ı Kerim'de, "Namazı
kılın ve zekatı verin"
şeklinde geçen ayetler birincisi, günlük namazlar ve ayat
namazı gibi diğer namazları kılmaya emretmekte, ikincisi,
ister farz sadakalarda olsun, ister humus ve benzerlerinde,
mallardaki Allah Teala'nın hakkını ödemeyi buyurmaktadır.
Ve yine Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten
nakledilen, "Malının zekatını ödersen üzerinde olan
sorumluluğu yerine getirmiş olursun."
sözünden de maksat ise şudur: Allah Teala'nın senin
mallarında olan tüm haklarını ödersen, borcunu ödemiş ve
vazifesini yerine getirmiş olursun. Resulullah (s.a.a)'ten
nakledilen, "Kim bir malı kullanırsa üzerinden bir yıl
geçinceye kadar onun zekatı yoktur"
hadisinden de maksat budur. Yani Allah Teala'nın onda
hakkı yoktur. Ehlibeyt İmamları (a.s)'dan rivayet edilen
hadislerde ise şöyle geçer: "Mallardaki hak zekattır."
Bu konunun halka gizli kalmasının
nedeni, halifeler Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra
humus mevzusunu ortadan kaldırdıkları için, amelde de
zekatın sadakadan başka bir örneği kalmamış olması olabilir.
Ve böylece tedricen humus konusu unutulmuş; öyle ki, son
zamanlarda "zekat" sözcüğünden sadaka anlamından başka bir
şey anlaşılmamıştır.
Fey, lügatte dönüş anlamına gelir.
Güneşin başın üstünden batıya doğru kaymasından sonraki
gölge dönüşüne "fey" denir. Şeriatte ise, Lisanu'l-Arab'da
geçtiğine göre, savaşmadan kafirlerden alınan mallara denir.
Ve yine Allah Teala'nın dindarlara bağışladığı
muhaliflerinin mallarına da "fey" denmektedir. Savaşmada
elde edilen mallar, ister vatanlarından çıkarak Müslümanlara
verdikleri mallar olsun, ister canlarını korumak için cizye
olarak ödedikleri mallar olsun, tümü "fey" kapsamına girer.
Allah Teala Haşr Suresinde şöyle
buyurmaktadır: "Allah'ın, o kent halkından, Elçisine
verdiği ganimetler, Allah'a, Elçisine, (ona) akraba olanlara,
yetimlere, yoksullara (yolda kalan) yolcuya aittir."
Bu ayet-i şerife ve Haşr süresinin
tamamı Beni Nezir hakkında nazil olmuştur. Benî Nezir
Yahudileri Resul-i Ekrem (s.a.a)'le anlaşmalarını bozup
hileyle, evin damından, ashabından on kişiyle birlikte
duvara yaslanarak oturmuş müzakere etmekte olan Hazret'in
üzerine taş yuvarlayarak onu öldürmek isteyince vahiy
gelerek onların hilesini ifşa etti. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.a) acele bir işi varmış gibi oradan ayrılarak direkt
Medine'ye döndü. Dönüşü gecikince, ashap Hazret'in
dönüşünden ümit keserek kalkıp Medine'de Resulullah (s.a.a)'e
ulaştılar. Daha sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) birini
Yahudilere göndererek onlara yapmaya yeltendikleri hileyi
haber verdi ve hepsinin Medine'den çıkıp gitmelerini emretti.
Fakat Benî Nezir kabul etmeyerek kapıyı
üzerlerine kapatarak kalelerinde kaldılar. İslam ordusu on
beş gün boyunca onları kuşattı; nihayet sonunda Hazret'in
emrine uymak zorunda kaldılar ve yanlarına silah almaksızın
bir deve yükü eşyalarını ve yaşam gereçlerini alıp
gitmelerine izin verildi.
Böylece Benî Nezir kabilesi
altı yüz deve yüküyle kaleden çıkıp Hayber ve diğer yerlere
göçtüler ve Allah Teala onların geri bıraktıkları tüm silah,
tarla ve hurmalıkları Resul-i Ekrem (s.a.a)'e has kıldı.
Bunun üzerine Ömer Hazret'e dönerek, "Bu ganimetlerin
humusunu alarak geri kalanını Müslümanlar arasında
bölüştürmeyecek misin?" dedi. Resulullah (s.a.a), "Allah
Teala'nın bana has kıldığı ve diğer Müslümanları mahrum
ettiği şeyi "Allah'ın elçisine verdiği şey" gereğince
bölüştürmeyeceğim" buyurdu.
Vakidî ve diğerleri şöyle
yazmaktalar:
Resulullah (s.a.a), Benî
Nezir'den ele geçirdiği kendine has olan malları ailesine
infak ediyor ve ondan istediği kişiye bağışlıyor,
istemediğine de bir şey vermiyordu. Benî Nezir'in mallarının
idaresini kendisinin azad ettiği kölesi olan Ebu Rafi'e
bıraktı.
Çoğulu "safaya" olan "safi", cahiliye
döneminde, ordu komutanının, düşmandan ele geçirilen
mallardan, ordu arasında bölüştürülmeden önce kendisine
aldığı mallara denirdi. Fakat İslam'ın zunurundan sonra,
humustan Peygamber'in payına düşen dışında, diğer
Müslümanlara ait olmayıp Hazret'in şahsına has olan menkul
ve gayri menkul arazi, ev ve diğer eşyalara denir.
Ebu Davud, kendi Sünen'inde
Ömer b. Hattab'tan şöyle nakletmektedir:
a- Resulullah (s.a.a)'ın üç safisi
vardı: Beni Nezir, Hayber ve Fedek...
b- Diğer bir rivayette ise şöyle geçer:
Allah Teala, Resulullah (s.a.a)'e, hiç kimseye vermediği bir
özellik vermiş ve buyurmuştur ki: "Allah'ın onlardan
Elçisine verdiği ganimetlere gelince siz (onu elde etmek
için) onun üzerine ne at ne de deve sürmediniz. Fakat Allah
elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün
gelir). Allah her şeye kadirdir.
Benî Nezir'in mallarını Resul-i Ekrem (s.a.a)'e has kılan da
Allah Teala'ydı.
c- Başka bir rivayette, yukarıdaki
ayetten sonra şöyle geçmektedir: Bunlar, yani Fedek'in Arap
kasabaları, falan ve filan yerler Resulullah (s.a.a)'a has
yerlerdendir.
Ebu Davud, Zuhrî'den şöyle rivayet
etmektedir: Resulullah (s.a.a) diğer kasabaları kuşattığı
halde kendisine sulh önerisinde Fedek halkıyla anlaşarak
şöyle buyurdu: Allah Teala'nın, "Allah'ın onlardan
Elçisine verdiği ganimetlere gelince siz (onu elde etmek
için) onun üzerine ne at ne de deve sürmediniz..."
buyruğu gereğince ve Müslümanlar onu ele geçirmek için at
koşturmayıp deve sürmedikleri, savaşılıp ve kan dökülmeden
tasarruf edildiği için Fedek Resulullah (s.a.a)'a has
yerlerden sayıldı. Nitekim savaşmadan ve sulh ederek ele
geçirilen Benî Nezir malları da Hazret'e has şeylerden
sayılmıştı.
Yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor
ki, İbn-i Esir gibi bir araştırmacının, Nihayetu'l-Lügat
adlı eserinde, "safa" sözcüğünde yanılarak şöyle yazıyor:
"Safa", ordu komutanının elde
edilen ganimet bölüştürülmeden önce ondan kendine aldığı
şeydir ve buna "safiyye" denmektedir; onun çoğulu "safaya"dır.
Bunun en açık örneği Aişe'nin sözüdür. Aişe diyor ki,
Safiyye (r.a) Resulullah (s.a.a)'a has olan şeylerdendi;
yani Hayber ganimetlerinden sayılan Hay kızı Safiyye'yi
Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisi için seçmiştir, ona has
olmuştur. "Safiy ve safaya" rivyetlerde çok geçmiştir.
Ve yine diyor ki: Rivayette şöyle
geçiyor: "Ali ile Abbas Allah Teala'nın Benî Nezir
mallarından Peygamber'e has kıldığı safiler hakkında
tartışarak Ömer'in yanına gittiler." İbn-i Esir burada bu
sözcüğün anlamını inceleyerek, "savafi" sahipleri başka bir
yere göçen veya mirasçı bırakmadan ölen emlak ve yerlere
denir; bunun tekili ise "safiyye"dir.
Ezherî ise şöyle diyor: "Savafî" ordu
komutanının kendi yakınlarına has kıldığı mallara denir.
Ezherî ve İbn-i Esir'den sonra gelen
lügatçılar bu konuları onlardan alarak lügat kitaplarında
kaydetmişlerdir; örneğin İbn-i Menzur'un, Lisanu'l-Arab
kitabının "safa" maddesinde.
Bu lügatçıların sözleri özet olarak
şöyledir:
Çoğulu "safaya" olan "Safi", ordu
komutanının savaş ganimetlerinden kendisine aldığı gayr-i
menkul mallara denir. Çoğulu "savafi" olan, ordu komutanının
kendine has kıldığı arazi ve mallara denir.
Bilmem nasıl oluyor bu iş; oysa Ömer'in,
Fedek, Hayber ve diğer Arap kasabalarını Resulullah (s.a.a)'in
kendisine has olan "safaya"sı olarak tanıttığını gördük?!
Ve görüyoruz ki Ebu Davud
(ö: 275 hicri) kendi Sünen'inde "Resulullah (s.a.a)'in
safileri" diye bir bölüm açmış ve orada Ömer ve diğerlerinin
değindikleri Resul-i Ekrem (s.a.a)'in kasabalarından
bahsetmiştir.
Ve yine görüyoruz ki, bu taksim,
hicretin 370. yılında veya Ebu Davud'dan yaklaşık bir asır
sonra ölen Ezherî'den
kaynaklanmıştır. Şayet o da bu algılamayı kendi zamanının
örfünden ve özellikle uzun yıllar boyunca ellerinde esir
olup sözlerinden yararlandığı Kıramite'den almış olabilir.
Kısacası; tekili "safi" olan "safaya",
Ebu Davud'un dönemine kadar Resulullah (s.a.a)'a has olan
eşya, mülk ve her türlü mal varlığına deniyordu.
Enfal, "nefel"in çoğulu olup lügatta
bağış anlamındadır. "Nefl" ise fazlalık ve farz olan
miktarın fazlası demektir.
İslam dininde "enfal" sözcüğü ilk
olarak Enfal Suresinde, şu şekilde geçmiştir: "Sana
enfalden (savaş ganimetleri) sorarlar; de ki: Ganimetler,
Allah'ın ve Elçi(si)nindir. Siz, (gerçekten) inanan insanlar
iseniz, Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah'a ve
Elçisine itaat edin!"
Bu surenin nüzul sebebi şudur:
Müslümanlar, hicretin ikinci yılında büyük önderleri Hz.
Muhammed (s.a.a)'in bayrağı altında Bedir savaşına
katıldılar ve bu savaşta Kureyş'lere karşı büyük
galibiyetlerinden sonra düşmanla savaştan elde ettikleri
ganimet hakkında birkaç gruba ayrılarak ihtialfa düştüler.
Bunun üzerine hakemlik yapması için Resulullah (s.a.a)'in
huzuruna gidince Enfal Suresi'nin ilk ayetleri nazil oldu:
"Sana enfalden (savaş ganimetleri) sorarlar..."
Sire-i İbn-i Hişam, Tarih-i
Taberî, Sünen-i Ebu Davud'da
ve diğer kaynaklarda şöyle geçmiştir (biz İbn-i Hişam'dan
naklediyoruz):
Resulullah (s.a.a), ordusuna
elde ettikleri ganimetleri bir araya toplamalarını emretti.
Ordu itaat etti; fakat onların kime verilmesi gerektiği
konusunda ihtilafa düştüler.
Onları toplayanlar, "Ganimetler
bizimdir!" diyorlardı. Savaş meydanında düşmanla karşılaşıp
savaşanlar, "Biz olmasaydık siz bu ganimetleri
toplayamazdınız. Onlarla savaşıp kendimizle uğraştıran
bizdik. Onun için sizinle uğraşmaya fırsat bulamadılar. O
halde bu ganimetler bize aittir!" diyorlardı. Fakat düşmanın
Resulullah (s.a.a)'e yaklaşmasından endişelenerek Hazret'i
korumaya alanlar da, "Sizler bu ganimetleri almaya bizden
daha layık değilsiniz; çünkü biz Allah'ın karşımızda
alçalttığı düşmanla savaşabilir ve onların sahipsiz kalan
mallarını rahat bir şekilde ele geçirebilirdik. Fakat
düşmanın Resul-i Ekrem (s.a.a)'e saldırmasından
endişelenerek bu işi yapmayıp Hazret'in korumaya aldık; o
halde sizler bu ganimetleri ele geçirmek için bizden üstün
bir yanınız yoktur" diyorlardı.
İbade b. Samit
şöyle rivayet etmiştir:
Enfal Suresi, biz Bedir
savaşçıları hakkında nazil olmuştur. Biz bu savaşın
ganimetleri konusunda şiddetli bir ihtilafa düşüp çirkin
davranışlar sergileyince Allah Teala onları bizden alıp
Resulullah (s.a.a)'e verdi. Sonunda Hazret onları eşit
olarak aramızda bölüştürdü.
Ebu Useyd-i Saidî'den
şöyle rivayet edilmiştir: Ben Bedir savaşında, kendisine "sınır
bekçisi" söylenilen Beni Aiz-i Mahzumî'nin
kılıcını ganimet aldım. Fakat Resulullah (s.a.a), herkesin
aldığı ganimeti vermesini emredince, bende ileri çıkarak o
kılıcı ganimetler arasına bıraktım.
İbn-i Hişam daha sonra şöyle
devam ediyor:
Resulullah (s.a.a) Bedir
savaşının müşrik esirleriyle birlikte Medine'ye döndü. Sefra
boğazından
geçince, bir tepeye inerek orada, müşriklerle savaşta Allah
Teala'nın Müslümanlara verdiği ganimetleri Müslümanlar
arasında eşit olarak bölüştürdü.
Buraya kadar söylenenlerden,
Allah Teala'nın bu ayette "enfal" sözcüğünü kullanırken onun
lügat anlamı olan bağış anlamını kastettiği anlaşılmaktadır.
Şöyle ki: Savaşta düşmandan elde ettiğiniz malları cahiliye
örf ve kuralları (garet etme veya yağmalama) gereğince
sahiplenemezsiniz; bunların tümü Allah'ın bağışları olup
Allah ve Resulü'nündür ve onları kendi görüşüne göre
kullanması için Resulullah (s.a.a)'e vermeniz gerekir.
Ayrıca buradan, Ehlibeyt (a.s)
hadislerinde "enfal" sözcüğünün nerede kullanıldığını da
anlıyoruz: "Enfal, savaş meydanında, savaşıp kan dökmeden
elde edilen şeyler ve sahipleri savaşmadan terkettikleri
yerler, baskı uygulamadan elde edilen padişahların emlak ve
arazileri ve yine kamışlıklar, meşelikler, çöller,
bayındırlaşmayan ölü yerler vb.leridir."
Çünkü bunların tümü Allah Teala'nın Peygamber'e ve o
hazretten sonra da ondan sonraki imamlara bağışlarıdır.
Böyle bir kullanımla, İslam dininde ve Ehlibeyt İmamları (a.s)'a
göre enfal, tırnak içinde açıkladığımız şeye denmektedir.
Ganimet ve meğnemin anlamı, cahiliye
döneminden sonra iki defa değişikliğe uğradı: Biri İslam
yasamasında ve diğeri ise Müslümanlar tarafından. Öyle ki bu
iki sözcük Müslümanlar açısından yağma ve savaşla aynı
anlama geldi. Örneğin dili Arapça olan bir kişi, "selebehu
selben" dediğinde, savaştığı kişiyi soyarak onun elbise,
silah, binek ve beraberine olan her şeyi aldığını
kastetmektedir. Bunun çoğulu da "eslab"dır. "Harebehu harben"
dediğinde ise, sahip olduğu her şeyi aldığı ve ona bir şey
bırakmadığı kastetmektedir. Horibe'r-rical-u maleh"
dendiğinde ise, sahip olduğu her şeyin yağmalandığı anlamına
gelir. Fakat "nehebehu" bir mal birinden zorla alındığı
zaman kullanılır.
Yukarıda geçen sözcükler lügat
kitaplarında
bu şekilde açıklanmış, hadis ve siretlerde de bu anlamda
kullanılmış ve sahabe tarafından da aşağıdaki şekilde
kullanılmıştır:
Hadiste, "Öldürülenin beraberindeki
mallarını selbetmek onu öldürene düşer."
Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden
Medine'de şarkı söylemek için izin isteyen bir şarkıcıya,
"Medine gençlerine tüm mal varlığını yağmalamaların için
izin veriyorum" buyurdu.
Resulullah (s.a.a), Huneyn savaşında
Ebusüfyan b. Harb,
Safvan b. Ümeyye,
Uyeyne b. Hisn,
Akra b. Habis'e
yüz deve ve Abbas b. Mirdas'a
daha az verince Abbas itirazını şu beyitlerle dile getirdi:
E tecelu nehbî ve nehbe'l Ubeyd
Beyne Uyeynet-i ve'lakra'
Yani;
Ganimetten benimle Ubiyd'in payını
Uyeyne ve Ekra'dan az mı yapıyorsun?!
Yine Kureyş Bedir savaşında diyordu ki:
"Uhrucu ila hirabikum", yani düşmanın mal varlığını ele
geçirmek için ileri!
Veya Resulullah (s.a.a) şöyle
buyurmuştur: "Ve in kaadu kaedu mevturine mehrubin."
Yani, "Eğer oturacak olursanız varınızı yoğunuzu
kaybedersiniz."
Veya Ömer'in şu sözü gibi: İyyakum
ve'd-deyn. Fe inne evvelihi hemmun ve ahirihi harbun" Yani,
"Borç almaktan sakının; çünkü onun başı üzücü ve sonu ise
zavallılıktır."
Ve sahabe dönemi tarihinde ise şöyle
geçmiştir: Muaviye, Şam sınırları dışındaki Müslüman
bölgelere saldırmak için görevlendirdiği Süfyan b. Avf-i
Ğamidî'ye
şöyle tavsiyede bulundu: "Seninle aynı görüşte olmadığını
gördüğün herkesi öldür, yolun üzerindeki şehirlerin
sakinlerinin tüm mallarını yağmala (ve ihribi'l-emval);
çünkü mallarını yağmalamak onları öldürmek gibi yürek
yakıcıdır."
Burada Muaviye'nin maksadı, onların mal
varlıklarını ellerinden almaktır.
Ve bir hadiste de şöyle geçmiştir:
Resulullah (s.a.a)'in ashabı birkaç koyun yağmalayarak kesip
pişirdiler. Fakat Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara, "Yağmalanmış
malı yemek haramdır; o halde kazanları devirin ve bu eti
yemeyin" buyurdu.
Kabil savaşında ise, İslam ordusu
gördükleri birkaç koyunu yağmaladılar. Abdurrahman
münadinin şöyle bağırmasını emretti: Ben Resulullah (s.a.a)'ten,
"Kim bir malı yağmalarsa bizden değildir" buyurduğunu
duydum. Koyunları geri verin. Onlar da kabul ederek
koyunları geri verince Abdurrahman koyunları onlar arasında
eşit bir şekilde bölüştürdü.
"Selb, nehb ve harb"ın anlamı budur. "Ganimet
ve muğnim"e gelince, Ragıb ve Ezherî "ğunm" sözcüğüyle
ilgili şöyle yazmaktadırlar:
"Ğunm" elde edilen şeye denilmekteydi;
daha sonra düşman ve diğerlerinden elde edilen her şey için
kullanıldı. Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçer: "Bilin ki elde
ettiğiniz (ğanimtum) şeylerin..." veya "Elde
ettiğiniz (ğanimtum) helal ve temiz şeylerden yiyin." "Muğnim",
elde edilen şeylere (kâr, yarar) denir; onun çoğulu ise "meğanim"dir.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Allah katında çok
yararlar, ganimetler (meğanim) vardır."
İbn-i Menzur'un
Lisanu'l-Arab'ında, Ezherî'nin Tehzibu'l-Lügat'ında, İbn-i
Kesir'in Nihayetu'l-Lügat'ında ve
Mu'cemu'l-Elfazi'l-Kur'an'da "Ğunm"un bir fayda ve ganimet
elde etmek olduğu geçer. Daha sonra düşman ve diğerlerinden
elde edilen her şeye "ğunm" denmiştir.
Ve yine "ğunm", zahmetsiz elde edilen
bir şeye denmektedir.
Yine İbn-i Esir'in
Nihayetu'l-Lügat'ında, "İpotek bırakılan mal, ipotek bırakan
kimsenindir, kârı da onundur zararı da" hadisinin
açıklamasını yaparken, hadiste geçen "ğunmuhu"nun onun
fazlalık, kâr ve fiyat artışı anlamında olduğu
vurgulanmıştır.
Sihah-i Cevherî'de ise "muğnim" ve "ganimet"in
bir anlamda olduğu geçer.
Bu sözcük hadiste elde edilen kar
anlamında geçmiştir. Sünen-i İbn-i Mâce'nin "mâ yukalu inde
ihraci'z-zekat" bölümünde Resul-i Ekrem (s.a.a)'in şöyle dua
ettiği geçer: "Allahumme'c-elha muğnimen ve la tec'elha
muğrimen", yani; "Allah'ım! Onu yarar sebebi kıl, zarar
nedeni değil."
Müsned-i Ahmed'de Resulullah (s.a.a)'ten
şöyle rivayet edilmiştir: "Ğanimetu mecalisi'z-zikr-i,
el-cenne", yani; "Zikir meclisleirnin yararı cennettir."
Mübarek Ramazan ayının tavsifinde ise,
"Huve ğunmun lil mu'min", yani; "O, mümin için bir
yarardır."
Kur'an-ı Kerim'de ise şöyle geçmektedir:
"Allah'ın yanında çok ganimetler var." (Nisâ, 94)
Araplar cahiliye döneminde ve İslam
dininin zuhurundan sonra "selb" sözcüğünü, galip olan kişi
mağlup düşen rakibinin elbise, savaş araçları, bineği gibi
her şeyini aldığı zaman kullanıyorlardı. "Harb" sözcüğünü
ise onun varı-yoku her şeyini sahiplendiği zaman
kullanıyorlardı. "Nuheybe" ve "Nuhbi" de o dönemde onlar
için günümüzde "ganimet" ve muğnim" sözcüklerinin ifade
ettiği anlamı ifade ediyordu.
Gördüğünüz gibi onlar "ğunm" ve "ganimet"
sözcüğünü zahmetsiz olarak bir şeyi ele geçirmek şeklinde
mana ediyorlardı. "Eğtinam"ı, kâr etme ve yararlanma, "munğim"i
ise çoğulu "meğanim" olan elde edilen ganimet şeklinde
anlamlandırıyorlardı. Hadiste de, "Lehu ğunmuh" diye geçmiş
ve "ğunm" artış, kâr ve fiyat artışı anlamında
kullanılmıştır. Ramazan ayı hakkında ise, "O, müminler için
bir yarardır ve artıştır" diye geçmiş ve zekat verilince
okunan duada da döyle geçer: "Allahumme icelha müğnimen" (Allah'ım!
Onu yarar ve artış vesilesi kıl). Ve yine, "Zikir
meclislerinin ganimeti cennettir" diye geçmiştir.
Demişlerdir ki: Ğunm, aslında ganimet
elde etmek anlamındaydı; daha sonra düşmanla savaşta ve
diğer yerlerde elde edilen her şeye dendi.
Bizce, "ğunm" sözcüğünün bu anlamda,
yani ister savaşta olsun ve ister olması elde edilen her şey
anlamında kullanılışı İslam'ın zuhurundan sonraki döneme
tesadüf eder ve daha önce bu anlamda kullanılmıyordu. Bunun
neden ise şudur: Müslümanlar, ilk defa Resulullah (s.a.a)'in
bayrağı altında Bedir savaşına katılarak zafer elde edince,
düşmandan elde ettikleri mallar konusunda ihtilafa düştüler.
Bunun üzerine Allah Teala, düşmandan aldıkları şeylerin
malikiyetini onlardan alarak kendisi ve Resulullah (s.a.a)'in
malikiyetine geçireip ona "Enfal" adını verdi. Enfal
süresinden bu hüküm inince İslam savaşçıları savaşlarda elde
ettikleri her şeyi kendi görüşüne göre kullanması için
komutanlarına veriyorlardı. Böylece hiçbir İslam askerinin
bir şeyi açıkça yağmalamaya veya gizlice ihanet etmeye hakkı
yoktu; çünkü İbn-i Mace ve Ahmed b. Hanbel'in naklettikleri
rivayet gereğince Resulullah (s.a.a) yağmalamayı haram
kılmıştı. İbn-i Mâce Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten şöyle rivayet
ediyor: "Yağmalanan mal helal değildir." Ve yine
buyurmuştur ki: "Yağma yapan kimse bizden değildir."
Sahih-i Buharî ve Müsned-i Ahmed'de
İbade'den, "Biz hiçbir malı yağmalamayacağımıza dair
Peygamber (s.a.a)'e söz verdik" dediği rivayet edilmiştir.
Sahih-i Buharî'de Resulullah (s.a.a)'ten
şöyle rivayet edilmiştir: "Şerefli hiçbir mümin bir şeyi
yağmalamaz."
Sünen-i Ebu Davud'da "en-nehy-u
ani'n-nuhbe" bölümünde ensardan olan bir kişiden şöyle
rivayet edilmiştir. Biz bir yolculukta Resulullah (s.a.a)'in
yanındaydık. Azığımız bitince beraberimizdekilere açlık
musallat olunca araştırıp bir koyun yağmaladılar. Yemek
kazanlarımız kaynıyordu; Resul-i Ekrem (s.a.a) yayına
yaslandığı halde gelerek elindeki yayla yemek kazanlarımızı
devirip etlerimizi yere döktü ve peşinden, "Yağma malı,
meyteden daha helal değildir" buyurdu.
Allah ve Resulü hıyaneti haram
kılmıştır. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
"Kim emanete hıyanet eder, aşırırsa kıyamet günü aşırdığını
boynuna yüklenip getirilir." (Âl-i İmrân, 161)
Resulullah (s.a.a) bir hadiste şöyle
buyurmaktadır: "Ne yağmalama, ne hıyanet, ne aşırmak, ne
de hırsızlık helaldir. Kim hıyanet eder de gizlice bir şey
çalarsa, kıyamet günü -mahşere- onunla gelir."
Bu hadiste, yağmalama, aşırma ve
gizlice hırsızlık yapmak, bunların tümü hırsızlıkla aynı
ölçüdedir. Yağmalama, gizlice hırsızlık ve aşırmak da
hırsızlıktır.
Resul-i Ekrem (s.a.a)'ten diğer bir
hadiste ise şöyle geçer: İğne ve ipliği; bundan fazlasını
veya daha azını bile iade edin. Çünkü gizlice hırsızlık,
kıyamet günü onu yapanın rezil, rüsva ve başı aşağı olmasına
neden olur."
İbn-i Esir, Nihayetu'l-Lügat adlı
kitabında şöyle yazmaktadır: "Ğulul" ganimette ihanet etmek
ve bölüştürülmeden önce onda hırsızlık yapmak, "şenar" ise
ar ve rezilliktir.
Abdullah b. Amr b. As'tan şöyle rivayet
edilmektedir: Resulullah (s.a.a), bir ganimet elde
edildiğinde, humusunu alıp geri kalanını halk arasında
bölüştürmek için Bilal'a, bağırarak herkesin topladıkları
ganimetleri kendi huzuruna getirmelerini emrederdi. Bir
savaşta ganimetler bölüştürüldükten sonra bir kişi elinde
bir at yuları olduğu halde Resulullah (s.a.a)'in huzuruna
gelerek, "Ya Resulullah (s.a.a)! Biz ganimet olarak bunu
aldık!" dedi. Resul-i Ekrem (s.a.a), "Bilal'in üç defa
bağırdığını duydun mu?" buyurdu. Adam, "Evet" dedi. Hazret,
"O halde neden hemen getirmedin?" diye sordu. Adam özür
dileyince Resulullah (s.a.a) ona, "Hiçbir zaman onu kabul
etmem; onu kıyamet günü getirirsin" buyurdu.
Sünen-i Ebu Davud, "cihad" kitabının "el-Ğulul"
bölümünde şöyle geçmektedir: Hayber'de Eş'ce' kabilesinden
bir kişi öldü. Resulullah (s.a.a), "Arkadaşınıza kendiniz
namaz kılın" buyurdu. Halk Resulullah (s.a.a)'in bu
sözüne üzülüp yüzlerinin rengi değişti. Hazret onların bu
durumunu görünce, "Sizin bu arkadaşınız gizli bir
hırsızlık yapmıştır" buyurdu.
Seyr-i Sünen-i Daremî, kitabının "Müsned-i
Ahmed, cae fi'l ğulul-i min şidde" bölümünde, Ömer b.
Hattab'tan şöyle rivayet edilmiştir: Hayber savaşında İslam
savaşçılarından birkaçı öldürüldü. Askerler kendi aralarında
birbirlerine, falanca ve filanca şehittir dediler. Nihayet
birinin de adını getirerek, o da şehit oldu! dediler. Bunun
üzerine Resulullah (s.a.a), "Hayır öyle değil; ben onu
gizlice aşırdığı ateşten bir cüppe veya örtünün içinde
görüyorum" buyurdu.
Sünen-i İbn-i Mâce'de, "cihad"
kitabının "el-ğulul" bölümünde şöyle geçer:
Resulullah (s.a.a)'in ordusu arasında
"Kerkere" denilen bir kişi vardı. Bu adam ölünce Resulullah
(s.a.a), "O, ateştedir!" buyurdu. Halk araştırınca
onun üzerinde diğerlerinden gizlice aldığı cüppe olduğunu
gördüler.
Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim ve
Sünen-i Ebu Davud'da bu hadis diğer sözcüklerle geçmiştir ve
sonunda ise şöyle kaydedilmiştir: O topluluktan bir kişi
bunu görünce bir veya iki ayakkabı bağını Resulullah (s.a.a)'in
huzuruna getirdi. Hazret -onu görünce- "Ateşli bağ veya
bağlar" dedi.
* * *
Evet, İslam dini, askerlerini, savaş ve
zorbalıkla elde ettikleri malları açıkça yağmalamaktan
engellemiştir. Resulullah (s.a.a), yağmaladıkları koyunları
pişiren açların kazanlarını devirerek etleri yere dökmüştür.
İster açıkta olsun, ister gizlice diğerlerinin malını
kullanmayı yasaklayarak onu hıyanet ve açık bir hırsızlık
diye adlandırmış, iğneyi, ipliği ve hatta ondan az bile olsa
sahibine geri verin, buyurmuş, hıyanet ve gizli hırsızlık
yapan kimsenin cenazesine namaz kılmamış ve bir cüppe
yağmalayan ihanetkâr kişinin ölüsünü şehit saymamıştır.
Allah Teala, savaş kanalıyla elde edilen malların
mülkiyetini, ister açık olsun, ister gizli ne olursa olsun,
hatta bir ayakkabı bağı olsa bile İslam askerlerinden alarak
Kur'an-ı Kerim ona "enfal" ismini vermiş, Resulullah (s.a.a)
uygun gördüğü şekilde kullansın diye Allah ve Resulü'nün
emrine bırakmıştır.
Şimdi, Resulullah (s.a.a)'in düşmanla
savaşarak elde edilen malları ne yaptığına bakalım:
Resulullah (s.a.a) savaşlardaki
ganimetlerden, ister ganimetlerin toplanmasına doğrudan
katılsın ve ister katılmasın, uygun gördüğü miktarını piyade
askerlere, uygun gördüğü kadarını süvarilere ve bir
miktarını da kadınlara veriyordu.
Dahası; bazen Resul-i Ekrem (s.a.a)
hiçbir şekilde savaşa katılmayanlara ganimetten bir pay
veriyordu; nitekim Bedir savaşında Osman'a ve Hayber
savaşında da Cafer b. Ebutalib'in arkadaşlarına bu şekilde
vermiştir. Bu konu Sahih-i Buharî, Müsned-i Tayalesî,
Müsned-i Ahmed ve Tabakat-ı İbn-i Sa'd'da şu şekilde geçer:
Resul-i Ekrem (s.a.a), Osman'ı Bedir
savaşına katmayıp hasta olan eşi, peygamberin kızı
Rukiyye'ye bakmak için Medine'de bırakmıştı. Savaştan sonra,
Resulullah (s.a.a) ona, savaş meydanındaki bir askerin
aldığı kadar bir pay verdi.
Ve yine Sahih-i Buharî'nin aynı
sayfasında Ebu Musa Eş'arî'den şöyle rivayet edilmiştir:
Yemen'deyken Resul-i Ekrem (s.a.a)'in
Hayber'e doğru hareket ettiğini öğrenince o hazrete katılmak
için kabilemizden elli küsur kişiyle birlikte Yemen'den
hareket edip gemiyle Habeş'e ve oradan Cafer b. Ebutalib ve
arkadaşlarıyla birlikte Medine'ye gittik. Resulullah
(s.a.a)'in huzuruna vardığımızda Hazret Hayber'i
fethetmişti. Sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) bizimle gemideki
arkadaşlarımıza ve yine Cafer'le arkadaşlarına Hayber
ganimetlerinden bir pay verdi.
Daha önce de dediğimiz gibi, Resul-i
Ekrem (s.a.a) Huneyn savaşında gönüllerini almak, sevgi ve
muhabbetlerini kazanmak ve İslam'a yönelmelerini sağlamak
amacıyla Kureyş'in ileri gelenlerine, o savaşa katılan İslam
savaşçılarının payından kaç kat fazlasını verdi.
Böylece İslam dini savaş yoluyla elde
edilen malların mülkiyetini onu ele geçiren kişilerden
alarak Allah ve Resulü'nün yetkisine bırakmış, Resul-i Ekrem
(s.a.a) de onu ele geçirerek uygun gördüğü şekilde
harcamıştır. O halde, buna göre, savaş ganimetlerinden bir
pay alan kimse, ister savaşa katılsın, ister katılmasın, bu
ganimeti hiçbir zahmet çekmeden ve meşakkat görmeden ele
geçirmiştir, söyleyebiliriz. Çünkü o ganimeti düşmanla
savaşarak değil, Peygamber'den almıştır.
Ve yine Arapların ganimet ve muğnimi,
düşmanla savaşarak değil, hiçbir zahmet ve zorluk görmeden
elde edilen mal bildiklerini göz önünde bulundurarak bu
malları ganimet ve muğnim de sayabiliriz; çünkü savaş
yoluyla elde edilen şeyin, daha önce de değindiğimiz gibi
başka bir ismi vardır.
Ve yine, "Bilin ki kazandığınız
şeylerden..." ayeti, bu savaşta veya Uhud savaşında,
Enfal Suresinin inişinden sonra, bu Surenin başında nazil
olmuş ve bu ayet nazil olduktan sonra "ganimet" sözcüğü iki
ayrı anlam kazanmıştır:
1- Lügat anlamı: Hiçbir zahmete maruz
kalmadan bir şeye ulaşmak. Bu anlam savaş ganimetlerini
kapsamaz. Çünkü bu şekildeki kazancın "selb, nuhb ve harb"
gibi özel isimleri vardır.
2- Şerî anlamı: Ragıb'ın dediği gibi,
savaş yoluyla veya savaş olmaksızın düşmandan elde edilen
şeyler.
Ve işte bu nedenle İslam dini, düşmanla
savaştan elde edilen her şeyi ganimet saymıştır; oysa
geçmişte bu kelimenin böyle bir manası yoktu.
Ve yine gördük ki, bazen "ganimet ve
muğnim" hadis ve sirette, gerçek anlamında kullanılıyormuş
gibi hiçbir karineye gerek kalmadan lügat anlamında
kullanılmıştır. Ve bazen de bu sözcükler şerî anlamlarında
kullanılmış, sözdeki veya konuşmada geçen bir karine
nedeniyle onun şerî anlamı anlaşılmıştır.
Böylece bu sözcükler, Ömer b. Hattab'ın
hilafeti döneminde futuhat alanı genişleyinceye kadar bu iki
anlama geliyorlardı. O zamandan itibaren çok kullanım
nedeniyle "ğunm" sözcüğünün türevleri, özellikle durum ve
sözdeki karineler olunca düşmanla savaştan elde edilen
şeyler anlamını veriyordu. Ve lügatçılar iş başına geçip
"ğunm" sözcüğü ve onun kendi zamanı ve daha önceki
zamanlarda Araplar arasında kullanıldığı yerler
incelendikten sonra, bu sözcüğün şu yerlerde kullanıldığını
gördüler:
a- Cahiliye döneminde ve sadr-ı
İslam'da tüm Arapların yanında, bir şeyi zahmetsiz elde
etmek anlamında.
b- Humus ayeti nazil olduktan sonra,
Müslümanların yanında, özellikle Resulullah (s.a.a)'in
zamanından sahabenin dönemine kadar, düşmanla savaşta ve
diğer durumlarda bir şey elde etmek anlamında.
c- Fütuhat döneminde, daha sonra
dikkate alınmayan karinelerle düşmandan savaş ganimetleri
almak anlamında kullanılmış, tedricen lügatçıların dönemine
kadar karine olmaksızın İslamî toplumlarda bu anlamda
kullanılmıştır.
Lügatçıların bu sözcüğü kaydettikleri
zaman da bu sözcüğün (ğunm) anlamında meydana gelen
değişiklere dikkat etmemişler ve sonuçta Ragıb-ı İsfehanî
gibi bazıları humsun yasanmasından sonra Medine'de onun
anlamını inceleyerek şöyle demişlerdir: Düşmanla savaşta ve
diğer yollarla elde edilen her şeye "ğunm" denir.
Fakat İbn-i Menzur ve diğerleri, bazen
onun cahiliye dönemindeki kullanımını göz önünde
bulundurarak, "ğenume-ş şey", "onu ele geçirdi", "iğtinam"
ise, "ganimete ulaşmak" anlamındadır demişlerdir. Ve bazen
de fütuhat döneminde onun karinelerle kullanıldığını
göremedikleri için ondan sonra da bu sözcüğü karinesiz
olarak söz konusu ederek şöyle demişlerdir: Ganimet, savaş
meydanında düşmandan alınan mallardır.
Fakat bu arada, Kamusu'l-Lügat
kitabının yazarı, bu sözcüğün bir şey elde etmek ve fey
anlamında mı,
yoksa ganimet "fey" ve "fazlalık" anlamında, onun diğer
türevleri ise "bir şey elde etmek" anlamında olduğunda şüphe
etmiştir.
Böylece "ğunm" sözcüğünün anlamını
karıştırmışlardır; oysa bu konuda doğru olan bizim
söylediğimizdir ve bu hususta sözcüğün anlamının kazandığı
değişiklikleri de göz önünde bulundurmak gerekir.
Dolayısıyla, "ğunm" sözcüğü şu
anlamlardadır:
1- Cahiliye döneminde ve sadr-ı
İslam'da: Hakiki anlamı olan, bir şeyi zahmetsiz olarak ele
geçirmek.
2- İslam dininde, humus ayetin nazil
olduktan sonra hakiki anlamında, düşmanla savaşta elde
edilen şey; bunun yanı sıra o dönemde daha unutulmamış olan
lügat anlamında kullanılıyordu.
3- Lügat kitapları yazıldığı asırdan
sonra bu sözcük hakiki lügat anlamının yanı sıra Müslümanlar
yanında düşmandan savaş ganimetleri ele geçirmek anlamında
kullanılmaya başlandı.
Dolayısıyla, eğer sadr-ı İslam'a kadar
bir yerde bu sözcüğün türevlerinden biriyle karşılaşacak
olursak onu lügat anlamı vererek zahmet ve sıkıntı çekmeden
bir şey elde etmek şeklinde mana etmemiz uygun olacaktır.
Ve eğer bu sözcüğün humsun
yasanmasından sonra Müslümanlar tarafından veya İslami
yasamada kullanıldığını görürse, bu durumda, bu iki anlam
kullanılan ortak bir sözcük olduğundan onu lügat anlamında
algılamakla şerî anlamında (savaş ve diğer yollarla bir şey
elde etmek) algılamak arasında ortaktır ve birinin tayini
için belirti şarttır.
Ve eğer bu sözcüğün, lügatçiler ve
lügat kitaplarının yazıldığı dönemde ve ondan sonraki
zamanlarda kullanıldığını görürsek, bu sözcük o dönemde
onlar için hangi anlamı taşıyorsa, o anlamda kullanılması,
yani sadece düşmandan savaş ganimetleri almak anlamında
algılanması daha doğrudur.
Buraya kadar söylediklerimizden
anlaşılan şudur: Eğer Resulullah (s.a.a)'in döneminde humsun
yasanmasından sahabenin dönemine kadar hadis ve hadis
dışında bu sözcüğün türevlerinden birine rastlarsak bu iki
anlamdan birine geldiğini kabullenmek zorundayız: Ya lügat
anlamında algılayarak, zahmet ve zorluğa düşmeden bir şeyi
elde etmek anlamına geldiğini ya da şerî anlamında
algılayarak savaş ganimetleri ve diğer kazançlar elde etmek
anlamına geldiğini kabul etmeliyiz. Elbette bu durumda
maksadımıza delalet eden bir karine bulmak zorundayız.
Bu sözcüğün o dönemde kullanıldığı
yerler hakkında yapmış olduğumuz uzun araştırmalarda onun
daha fazla şerî anlamı bildiren söz ve durumdaki karinelerle
kullanıldığını gördük. Fakat bunun yanı sıra bir çok yerde
bu sözcüğün hiçbir karine ve belirti olmaksızın lügat
anlamında kullanıldığını da unutmamak gerek.
Humus, lügatta beşte bir anlamındadır.
"Hamestu'l-kavme" yani, o kavmin mallarının humsunu aldım.
Fakat bu sözcüğün şerî anlamını öğrenmek için önce cahiliye
Arabı döneminin örfüne müracaat ederek bu konuda onların
toplumsal sistemlerini öğrenmemiz gerekir. Daha sonra İslam
yasamasına dönerek humus meselesi ve onun Müslümanlar
arasındaki geçmişini geniş bir şekilde incelememiz icab
ediyor. Şimdi bu husustaki konumuz:
Cahiliye döneminde, komutanlar
ganimetlerin dörtte birini kendilerine alıyor ve "Onların
mallarının dörtte birini aldı" ve "Ordudan ganimetlerin
dörtte biri alındı" deniliyordu.
Ordu komutanının aldığı bu dörtte bire,
"el-merba" söylüyorlardı. Hadiste ise Resulullah (s.a.a)'in
Adiy b. Hatem'e, Müslüman olmadan önce, "Sen merba
alıyorsun; oysa bu iş senin dininde helal değildir."
Şair bu konuda şöyle diyor:
Leke'l merba' minha ve's-safaya
Ve hukmuke ve'n neşitetu ve'l fuzul
(Ganimetin dörtte biri senin, safaya da
Neşit de senin, fuzul da.)
Bu şiirde "safaya" başta gelen kişinin
kendine seçip ayırdığı şeydir. "Neşite" askerler dönüp
kabileye gelmeden önce reislerine verilen ganimete denir. Ve
nihayet "fuzul" bölüştürülmeyecek kadar az olup ordu
komutanına verilen ganimete denir.
Nihayetu'l-Lügat kitabında şöyle
geçmektedir: "İnne fulanen kad irtefea emre'l kavm), (yani;
falanca onlara komutanlık yapmayı beklemekte.) Veya, "Ve
huve ala rubaet-i kavmih" (yani; o, onların efendisidir).
"Humus" sözcüğü hakkında ise Adiy b.
Hatem'den
şöyle rivayet edilmiştir: "Cahiliye döneminde rub' (dörtte
bir), İslam'da ise humus (beşte bir) alıyordum." Adiy'nin
maksadı şudur: Ben her iki dönemde de ordu komutanıydım.
Cahiliye döneminde ganimetlerin dörtte biri ordu
komutanınıydı. İslam zuhur ettikten sonra ise onu beşte bire
düşürdü ve harcanması gereken yerleri de belirtti.
Buraya kadar söylediklerimiz İslam'ın
zuhurundan önce ve cahiliye dönemiyle ilgiliydi. Fakat
İslam'ın zuhurundan ve İslam dini tarafından humusun
yasanmasından sonra humus farz bir şey haline geldi,
Kur'an-ı Kerim ve hadislerde ondan şöyle bahsedilmiştir:
Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurmaktadır: "Eğer Allah'a ve ayrılma gününde, o iki
topluluğun karşılaştığı günde kulumuz (Muhammed)e
indirdiğimiz şeye inanmışsanız bilin ki kazandığınız
şeylerin beşte biri, Allah'a, Elçisine ve yakına, yetimlere,
yoksullara ve yolda kalana aittir. Allah her şeye kadirdir."
Bu ayet, her ne kadar özel bir konuda
nazil olmuşsa da genel bir hükmü beyan etmektedir ki o da
her türlü kazançtan müstahak olan kişilere humus ödemenin
farz oluşudur. Çünkü eğer bu ayet sadece savaş ganimetlerini
kapsayacak olsaydı, Allah Teala'nın, "Bilin ki savaşta elde
ettiğiniz şeylerden..." şeklinde veya "Dünşandan elde
ettiğiniz ganimetler" diye buyurması ve "kazandığınız
şeylerin..." şeklinde buyurmaması daha uygundu.
Bu yasamada, İslam dini, cahiliye
dönemindeki dörtte bir yerine önderlik hakkını beşte bir
olarak tayin ederek miktarı azaltırken diğer taraftan da
humus alanların sayılarını çoğaltmıştır. Şöyle ki, onun bir
payını Allah'a, bir payını Resulüne ve bir payını da onun
yakınına, üç payını da Resul-i Ekrem (s.a.a)'in
yakınlarından yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara
tayin etmiştir. Ve humusu, savaş ganimetlerine has kılmayıp
elde edilen her türlü kazançta farz kılmış, cahiliye
dönemindeki "merba" karşısında onu "humus" diye
adlandırmıştır.
Ve zekat kavramı, daha önce de
dediğimiz gibi Allah Teala'nın mallardaki hakkıyla eşit
olduğundan, Kur'an-ı Kerim'de nerede zekat ödemeye teşvik
edilmişse, insanın kazandığı her şeyden farz sadaka ve
humusu ödemeyi de emretmiş ve Allah Teala, mallardaki
hakkını sadaka ve humus ayetlerinde tam olarak açıklamıştır.
Humus hakkında Kur'an-ı Kerim'de
bulduklarımız bunlardan ibarettir.
Resulullah (s.a.a) savaş
ganimetlerinden ve define, hazine ve maden gibi savaş
ganimetleri dışındaki gelirlerden humus ödenmesini
emretmiştir. Bu konuyu İbn-i Abbas, Ebu Hureyre, Cabir b.
Abdullah, İbade b. Samit, Enes b. Malik rivayet etmişler ve
Ahmet b. Hanbel kendi Müsned'inde, İbn-i Mace kendi
Sünen'inde kaydetmişlerdir. Biz burada Ahmet b. Hanbel'in
İbn-i Abbas'tan naklettiği rivayeti zikrediyoruz:
"Resulullah (s.a.a), define, hazine ve
madenden humus verilmesini emretti."
Sahih-i Müslim, Sahih-i Buharî, Sünen-i
İbn-i Mâce, Tirmizî, İbn-i Mace, Muvatta-i Malik ve Müsned-i
Ahmed b. Hanbel'de Ebu Hureyre'den Resulullah (s.a.a)'in
şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hayvanın vurduğu
yaranın diyeti yoktur; maden de böyledir; rukaza (define ve
madende) ise hums vardır."
Fakat Müsned-i Ahmed'de geçen bazı
rivayetlerde hadisin baş tarafı şöyledir: "Hayvanın
yaralamasının diyeti yoktur..."
Ebu Yusuf,
bu hadisi Harrac kitabında genişçe açıklayarak şöyle
demiştir: Cahiliye döneminde bir kişi bir kuyuya düşerek
ölseydi, gelenekleri gereğince o kuyu onun kan parası
sayılırdı. Eğer bir hayvan onun öldürseydi o hayvanı ve eğer
ölmesine bir maden neden olsaydı kan pahası olarak o madeni
alırlardı. Dolayısıyla, bir kişi Resulullah (s.a.a)'e bunun
hükmünü sorunca Hazret şöyle buyurdu: "Hayvanın açtığı
yaranın diyeti yoktur; maden ve kuyunun da yoktur; rukaza
(defineye) ise hums lazım gelir." Daha sonra Hazret'ten,
"rukaz"ın ne olduğunu sordular. Hazret, "Allah Teala'nın
yaratışın tâ başından beri yerde kıldığı altın ve gümüştür"
cevabını verdi.
Müsned-i Ahmed'de Şa'bî
kanalıyla Cabir b. Abdullah'ın Resul-i Ekrem (s.a.a)'den
şöyle rivayet ettiği nakledilmektedir: "Evcil havan, kuyu
ve madenin kan pahası yoktur; fakat defineye humus lazım
gelir."
Şa'bî, bu hadiste geçen "rukaz"ın define anlamına geldiğini
söylemiştir.
Müsned-i Ahmed'de İbade b. Samit'ten
şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a)'in bıraktığı
kurallar şunlardır: İnsanın ölmesine neden olan maden, su
kuyusu ve hayvanın diyeti yoktur. Bu hadiste geçen "ucema"
dört ayaklı hayvan ve benzerleri, "cubar" ise karşılıksız ve
heder olmak anlamındadır. Resul-i Ekrem (s.a.a) define ve
maden için humus tayin etmiştir.
Müsned-i Ahmed'de Enes b. Malik'ten
şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.a)'le birlikte
Hayber'e doğru hareket ettik. Yanımızdakilerden biri def-i
hacet için bir harabeye gitti ve kendini temizlemek için
harabenin duvarından bir parça kesek koparınca oradan altın
döküldü. Adam altınları alarak Resul-i Ekrem (s.a.a)'in
huzuruna getirip olanları anlattı. Resulullah (s.a.a),
onları tartmasını emretti. Adam itaat ederek onları tartınca
iki yüz dirhem olduğunu gördü. Bunun üzerine Resul-i Ekrem
(s.a.a), "Bu definedir ve buna humus lazım gelir."
Yine Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer:
Medine'den bir kişi Resulullah (s.a.a)'e bir takım sorular
sordu. Bu sorulardan biri şöyleydi: Bir harabeden bir define
bulacak olursak vazifemiz nedir? Resulullah (s.a.a),
"Ona, define ve madene humus taalluk eder" buyurdu.
Nihayetu'l-Lügat, Lisanu'l-Arab,
Nihayetu'l-Ereb, Ikdu'l-Ferid ve Usdu'l-Gabe'de "seyebe"
sözcüğünde şöyle geçer, (biz Nihayetu'l-Lügat'tan
naklediyoruz):
Resulullah (s.a.a), Vail b. Hacer'e
şöyle yazdı: "Suyubda humus vardır." Suyub ise,
define anlamındadır. Daha sonra açıklamada bulunarak şöyle
yazdı: Suyub, madende bulunup çıkarılan altın ve gümüş
damarlarıdır; suyum "seyebe"nin çoğuludur. Resul-i Ekrem
(s.a.a)'in "suyub" sözcüğünü kullanmaktan maksadı, cahiliye
döneminde defnedilen mallar veya Allah Teala'nın onu elde
eden kişiye lütuf ve bağışı olan madeni kastettiğini
bildirmektir.
Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bu mektubunun
tamamı Kalkaşendî'nin Nihayetu'l-İreb kitabında geçmiştir.
Sünen-i Tirmizî kitabında şöyle
geçmiştir: Ucema, sahibinden kaçan hayvandır; sahibinden
kaçınca bir şeye veya bir kimseye zarar veren bu hayvandan
dolayı sahibi zarar ödemez.
Madenden dolayı da diye ödenmez. Yani
bir kişi bir madeni kazar da diğer bir kişi ona düşerse,
maden sahibi bundan dolayı zarar ödemez. Birinin yoldan
geçenler için kazdığı su kuyusuna da biri düşerse, sahibinin
üzerine bir şey gelmez.
Fakat rukazda humus vardır. Rukaz ise
cahiliye döneminin definelerini ele geçirmektir. O halde,
eğer bir kişi böyle bir define bulursa onun humsunu şerî
hakime verdikten sonra geri kalanı onun kendisinin olur.
İbn-i Esir'in Nihayetu'l - Lügat
kitabında "irem" sözcüğünde şöyle geçer: "Aram", "a'lam"
anlamında olup yolu göstermek için çöllerde üst-üste
bırakılan taşlara denir. Onun tekili, "ineb" vezninde,
"irem"dir. Cahiliye dönemi insanları yolda, beraberlerinde
götüremeyecekleri bir şey bulsalardı, dönüşte rahatça bulup
götürmek için üzerine nişane olsun diye bir taş
bırakırlardı.
Lisanu'l - Arab ve diğer lügat
kitaplarında şöyle geçmiştir:
Bir şeyi toprağa sakladıkları zaman
"Rekezehu, yerkezuhu" denir. "Rukaz" yer veya madenden
çıkarılan altın veya gümüş parçaları olup tekili "rukze"dir.
Nihayetu'l - Lügat kitabında ise şöyle
geçer: "Rukaz"ın çoğulu olan "Rukze, yere gömülen doğal
mücevherlere denir.
Yukarıda geçen rivayetlerden özetle
şunlar anlaşılmaktadır: Resulullah (s.a.a), ister hazine
olsun, ister maden yerden çıkarılan her türlü altın ve
gümüşe humus verilmesini emretti. Bunların hiç birinin,
ileri sürülenin tam aksine savaş ganimetleriyle hiçbir
ilgisi olmayıp onlardan sayılmamaktadır. Dolayısıyla, humsun
savaş ganimetlerinde olduğunu söylemek tamamen yersiz bir
söz olur. Humus ayetindeki "ğanimtum" sözcüğünden maksat da
budur. Ve yukarıdaki delilleri ve geçen rivayetlerin de
teyit ettiğini göz önünde bulundurarak İslam'ın yasamasında
"ğanimtum" sözcüğü, insanın hem savaşta ve hem savaş dışında
elde ettiği kazancı kapsamaktadır.
O halde, buraya kadar
söylediklerimizden, İslam dininde humusun savaş
ganimetlerine has olmadığı anlaşılmaktadır. Hulefa mektebi
ulemasından Kadı Ebu Yusuf da el-Harac
adlı kitabında bu rivayetlerden bu sonuca varmıştır. Kadı
Ebu Yusuf, savaş ganimetleri dışında diğer şeylerde humusun
farz olduğu hükmünü istinbat ederek diyor ki:
Çıkarılan her türlü madene ister az
olsun, ister çok humus taalluk eder. Hatta eğer insan
madenden iki yüz dirhem ağırlığından az gümüş veya yirmi
dirhem ağırlığından az altın çıkarırsa onun humsunu vermesi
gerekir. Ve bunun zekatla hiçbir ilgisi yoktur.
Aksine, bu ganimetlerle ilgilidir. Toprağa ise bir şey
taalluk etmez; humus sadece halis altın, gümüş, demir, bakır
ve kurşuna taalluk eder. Onları çıkarmak için yapılan
masraflara ise humus yoktur. Eğer yapılan masraflar
çıkarılan şeylerin değerinde olursa yine onlara humus lazım
gelmez; yapılan masraflar ister az olsun, ister çok,
çıkarılan şeylerin değerinden düşüldükten sonra humus lazım
gelir. Metaller dışında yakut, firuze, sürme, civa, kükürt,
kızıl toprak gibi taş türlerinden elde edilen her şeye humus
lazım gelmez;
çünkü onlar toprak ve çamur cinsindendir.
Daha sonra diyor ki: O halde, eğer bir
kişi (maden türlerinden) bir miktar altın veya gümüş veya
demir veya kurşun ya da bakır çıkarırsa, çok fazla borçlu
olursa bile onların humsu üzerinden düşmez. Eğer bir asker
savaş meydanında düşmandan savaş ganimeti alırsa, ister
borçlu olsun ister olmasın onun humusun vermesi gerektiğini
görmüyor musun?!
Daha sonra şöyle yazıyor: Rukaza
gelince; rukaz, Allah Teala'nı yaratılışın başından yerin
derinliklerinde yarattığı humusu farz olan altın ve
gümüştür. O halde eğer biri, başkasına ait olmayan bir yerde
altın veya gümüş hazine veya tesadüfen elbise bulursa onun
beşte birini humus olarak vermeli, beşte dördü ise bulan
kişinin olur. Çünkü o da humsu verilmesi gereken ve geri
kalanı kişinin kendisine ait olan ganimet gibidir.
Sona şöyle devam ediyor: Eğer
Müslümanlarla savaş halinde olan bir kafir Müslüman
topraklarında bir hazine bulursa, İslam hükümetinin
güvencesine girmiş olursa, onun tümünü ondan alır ve ona bir
şey vermezler. Fakat eğer o kişi kafir-i zımmî olursa,
Müslümanlardan aldıkları gibi ondan da onun humsunu alır,
dörtte birini ona verirler. Anlaşmalı köle de (sahibiyle
serbestlik sözleşmesi yapan köle) Müslüman topraklarında bir
hazine bulursa, humsu alındıktan sonra geri kalanı ona
verilir...
Ebu Yusuf, "denizden çıkarılan şeyler"
bölümünde Harun Reşid'e hitaben şöyle yazıyor: Müminlerin
emirinin sorduğu denizden çıkarılan şeylere gelince;
bilinmesi gerekir ki, denizden çıkarılan ziynet eşyaları ve
ambere humus lazım gelir.
* * *
Buraya kadar, Resulullah (s.a.a)'in,
savaş ganimetleri dışındaki şeylerin humsunun verilmesini
emrettiğini apaçık ortaya koyan rivayetleri ve bu
rivayetlerden anlaşılanları inceledik. Şimdi ise Resul-i
Ekrem (s.a.a)'in humus verilmesine dair emrini içeren
rivayetleri inceleyelim:
A- Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim,
Sünen-i Nesaî ve Müsned-i Ahmed'de şöyle geçer (biz
Buharî'den naklediyoruz): Abdulkays kabilesinin
temsilcileri Resul-i Ekrem (s.a.a)'e, "Muzar müşrikleri
bizimle sizlin aranızda engel oluşturdular ve biz haram
aylar dışına size ulaşamıyoruz. Bize, yerine getirdiğimizde
cenneti kazanmamıza neden olacak ve kabilemizin diğer
insanlarını davet edeceğimiz kolay emirler ver" dediler.
Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara şöyle buyurdu:
"Size dört şeyi yapmayı
emrediyor ve dört şeyi yapmaktan sakındırıyorum. Size
Allah'a iman etmenizi emrediyorum. Allah'a iman etmenin ne
olduğunu biliyor musunuz hiç? Allah'a iman etmek şunlardan
ibarettir: O'nun birliğine tanıklık etmek, namaz kılmak,
zekat vermek, kazançlarınızdan humsu ödemek ve..."
Resulullah (s.a.a), Abdulkays
kabilesinin temsilcilerine, kazançlarından humus ödemelerini
emredince, müşriklerin korkusundan haram aylar dışında
kabilelerinin sınırından dışarı çıkamayan onlardan düşmandan
aldıkları savaş ganimetlerinin humusunu ödemelerini
istemiyor! Aksine o hazretin "ganimet"ten, bu sözcüğün
Arapça'daki, zahmet ve sıkıntı çekmeden bir kazanç sağlamak
olan hakiki anlamını kastetmiştir. Veya başka bir tabirle,
onlar kâr ve kazançlarının humusunu vermekle görevlendiler
ya da en azından Resulullah (s.a.a)'in maksadı bu sözcüğün,
"savaş ve savaş dışı gelirler"den ibaret olan şer'î
hakikatidir.
Bu konu, Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Arap
kabilelerinin temsilcilerine yazmış olduğu sözleşmelerde,
elçileri ve onlara tayin ettiği valiler vasıtasıyla
gönderdiği mektuplarda apaçık bellidir.
Belazurî, Futuhu'l-Buldan adlı eserinde
şöyle yazmaktadır: Yemen halkı, Resulullah (s.a.a)'in zuhur
ettiğini ve şanının yüceliğini duyunca, onlardan Hazret'in
huzuruna temsilciler geldiler. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.a) onlara bir mektup yazarak Müslüman oldukları ana
kadar sahip oldukları mallar, arazi ve defineleri onlara
bıraktı. Onlar da itaat ederek Müslüman oldular. Sonra
Hazret (s.a.a), İslam dininin kanun ve kurallarını ve kendi
sünnetlerini öğretmeleri, sadakalarını almaları, Yaduhilik,
Hıristiyanlık ve Mecisiliklerinde kalanlardan ise cizye
almaları için onlara kendi vali ve elçilerini gönderdi.
Belazurî, İbn-i Hişam, Taberî ve İbn-i
Kesir bunların peşinden şöyle eklemişlerdir (biz
Belazurî'den naklediyoruz): Resul-i Ekrem (s.a.a) Amr b.
Hizam'ı
Yemen'e gönderdiği zaman onun için şöyle bir şey yazdı:
"Bismillahirrahmanirrahim. Bu Allah
ve Resulünün sözüdür: "Ey iman edenler! Ahitlerinize
vefa edin."
b- "Bu Allah'ın elçisi Muhammed
(s.a.a)'in Amr b. Hizam'ı Yemen'e gönderdiği zaman ona
tavsiyeleridir. Ona bütün işlerinde Allah'ı göz önünde
bulundurup takvalı olmasını, kazançlardan Allah'ın humsunu
almasını ve Allah'ın müminlere farz kıldığı sadakaları
teslim almasını emrediyor. Şöyle ki, su verilmeyip kökleri
yerin rutubetinden veya yağmur suyundan su alan tarlaların
mahsullerinden onda bir, büyük su kırbası ve kovalardan
sulanan tarlaların mahsullerinden ise onda birin yarısı
(yirmide bir) zekat almasını bildiriyor.
c- Resulullah (s.a.a)'in Kazae
kabilesinden Sa'd b. Huzeym'e ve Cizam'a yazdığı bir
mektupta sadaka vermenin farz olduğu yerleri onlara
bildirmiş, sakada ve humuslarını Ubey ve Anbese ismindeki
iki elçisi veya onların memurları vasıtasıyla kendisine
göndermelerini istemiştir.
Resul-i Ekrem (s.a.a), Sa'd ve Cizam
kabilelerinden sadaka ve humuslarını kendi elçilerine veya
onların memurlarına vermelerini isteyince, onlardan savaş
ganimetlerinin humsunu değil, kazançlarının humsunu ve
mallarına farz olan sadakaları göndermelerini kastetmiştir.
d- Resul-i Ekrem (s.a.a), Malik b.
Ahmer-i
Cizamî'ye ve onun izleyicisi olan diğerlerine yazdığı
amannamede, namaz kılmalarını, diğer Müslümanları
izlemelerini, müşriklerden sakınmalarını, kazançlarının
humsunu, zarara uğrayanlarının payını, falan ve filan payı
vermelerini emretmiştir.
e- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in, Fucey
ve izleyicilerine yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a)'den Fucey ve
izleyicilerine. Eğer Müslüman olup namaz kılar, mallarının
zekatını öder, Allah ve Resulü'ne itaat eder, kazançlarından
Allah'ın humsunu verir, Peygamber ve yardımcılarına yardım
eder, Müslüman olduklarını izhar eder de müşriklerden
ilişkilerini keserlerse Allah ve Muhammed'in amanında
olurlar.
f- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Umman ordu
komutanlarına yazdığı mektupta şöyle geçer:
"Allah'ın elçisi Muhammed
(s.a.a)'den Behreyn'de yaşayan Umman padişahları ordu
komutanları olan Allah kullarına. Eğer iman edip namaz
kılacak, zekat verecek, Allah ve Resulü'ne iman edecek,
Peygamberin hakkını verecek ve Müslümanlar gibi ibadet
edecek olurlarsa Allah'ın amanında olup, Allah ve Resulü'ne
ait olan ateşkede malları dışında sahip oldukları şeylerden
yararlanacak ve onlar kendilerine bırakılacaktır. Hurmada
onda bir tahıllarda onda birin yarısı (yirmide bir) zekat
farzdır. Müslüman onlara yardımcı olmaları ve kılavuzluk
etmeleri düşer. Sahip oldukları değirmenler, istedikleri
şeyleri öğütmeleri için onların kendilerinindir."
Bu mektupta Resulullah (s.a.a)'in
"peygamberin hakkı"ndan maksadı humus veya humus ve o
hazretin kendine has olan şeydir. Daha önce safiy ve
peygamberin şahsına has olan mal hakkında bahsetmiştik.
g- Ve yine mektuptaki, "Allah'ın payı
ve Resulün payı"ndan maksat, Hads ve Lehm bölgesinden
Müslüman olan kişiler için humustur. Resulullah (s.a.a) bu
mektupta şöyle buyurmaktadır:
"...Namazı kılacak, mallarının
zekatını verecek, Allah ve Resulü'nün payını verecek ve
müşriklerden sakınacak olurlarsa Allah ve Muhammed'in
güvencesinde olacaklardır. Kim dininden yüz çevirirse Allah
ve Resulü'nün koruma ve güvencesi de onun üzerinden kalkar.
h- Resulullah (s.a.a)'in Cünade-i Ezdî,
onun akrabaları ve izleyicilerine yazmış olduğu şu mektupta
da aynı konu işlenmektedir:
"Namaz kılıp mallarının zekatını
verecek olur, Allah ve Resulü'ne itaat edip kazançlarının
humusunu ve peygamberin payını verecek olur da müşriklerden
uzak dururlarsa Allah'ın ve Allah kulu Muhammed'in
güvencesinde olurlar."
ı- Resulullah (s.a.a), Tay kabilesinden
Beni Muaviye b. Cerul'a
yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur: "Onlardan
Müslüman olan namaz kılan, zekat veren, Allah ve Resulü'ne
itaat eden, kazançlarından Allah'ın humsu ve peygamberin
payını veren, müşriklerden uzak duran ve Müslüman olduğunu
açığa vuran, itaat ettiği sürece Allah ve peygamberinin
güveninde olur."
Yine Resul-i Ekrem (s.a.a)'in Benî
Cuveyn-i Taî'ye yazmış olduğu bir mektup daha var; bu mektup
da kullanılan sözcüklerdeki bazı cüzî farklılıklara rağmen
yukarıdaki mektupla aynı olabilir.
j- Resulullah (s.a.a), Cuheyne b.
Zeyd'e
yazmış olduğu mektubunda şöyle buyurmaktadır: "Geniş yer
ve çölleri, nehir yatakları ve otlaklar, humus karşılığında
bitkilerinden yararlanmanız ve sularından içmeniz için size
aittir.
Tia ve Sarime bir arada olurlarsa,
iki koyun ve eğer aralarına mesafe düşerse her birine bir
koyun zekat verin. Mesir halkına ise sadaka yoktur..."
İbn-i Esir, Nihayetu'l-Lügat adlı
eserinde şöyle yazmaktadır: Tia, zekatın farz olduğu en az
miktardır. Sarime ise koyun ve deve sürüsüdür. Bu hadiste
geçen "Sarime"den maksat, yüz yirmi bir baş koyundan iki yüz
baş koyuna kadar olan miktardır ve bir arada olduklarında
iki koyun ve birbirlerinden ayrı iki kişiye ait olduklarında
ise her biri bir koyun zekat vermelidir. Mesir halkı ise,
tarla süren öküzleri bulunan kişilerdir; ona zekat farz
değildir.
k- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in bazı
mektuplarında Peygamber'in payı zikredildikten sonra Hazrete
has olan "safi" de zikredilmiştir. Örneğin Resulullah
(s.a.a)'in Humeyr padişahlarına yazdığı mektupta şöyle
geçer:
"Ama sonra; Rabb'iniz sizi özel
hidayetine yöneltti; Allah ve Peygamber'ine itaat edin,
namaz kılın, zekatı verin, kazançlarınızdan Allah'ın humsunu
ödeyin, Resulullah (s.a.a)'in payını ve onun kendisine has
kılınanı verin ve Allah'ın müminlere farz kıldığı sadakayı
ödeyin..."
l- Resul-i Ekrem (s.a.a)'in, Benî
Sa'lebe b. Amir'e yazmış olduğu mektupta şöyle geçmektedir:
"Onlardan kim İslam getirir, namaz kılar, zekatı öder,
kazançlarının humsunu, peygamberin payını ve onun kendisine
has kılınanı verirse Allah'ın güvencesine girmiş olur."
m- Benî Zuheyr-i Akliin'e
yazmış olduğu mektupta ise şöyle buyurmaktadır: "... Eğer
Allah'ın birliğine ve Muhammed (s.a.a)'in onun peygamberi
olduğuna tanıklık eder, namaz kılar, zekatı verir,
kazandıklarınızdan humus, peygamberin payı ve onun safisini
verirseniz Allah ve Resulü'nün güvencesinde olursunuz."
n- Cuheyne kabilesinin bazı ileri
gelenlerine yazdığı mektup ise şöyledir: "Onlardan kim
Müslüman olur, namaz kılar, zekat verir, Allah ve Resulü'ne
itaat eder, kazançlarından humus, peygamberin payı ve onun
safisini verirlerse..."
Bu mektuplarda geçen çoğulu "safaya"
olan "safi" (halis mal), daha önce de dediğimiz gibi,
Resulullah (s.a.a)'in humus dışında kendine has olan mal ve
mülküne denir.
Ayrıca; "humus" sözcüğü, Resul-i Ekrem
(s.a.a)'e nispet verilen bunların dışındaki iki mektupta da
geçmiş; fakat onlar bizim açımızdan güvenilir değillerdir.
Çünkü onlardan birinde Bulharis
kabilesinden Abduyağus ismi geçmektedir. Oysa "Yağus" bir
put adıdır ve Resulullah (s.a.a)'in putun kuluna mektup
yazmış olması imkansızdır. Çünkü Hazret (s.a.a), Abduluzza,
Abdulhacer,
Abdulamr-i Asem gibi isimleri Abdurrahman veya Abdullah
isimlerine çeviriyordu.
Bu mektuplardan diğer ise Resulullah (s.a.a)'in Neşhel b.
Malik-i Vailî'ye
yazmış ve ona "bismike Allahumme" (senin adınla Allah'ım!"
diye başlamıştır; oysa Resulullah (s.a.a)'in mektupları
"bismillahirrahmanirrahim" diye başlamaktaydı.
* * *
Yukarıda geçen mektup ve sözleşmelerde,
Resul-i Ekrem (s.a.a), Sa'd-ı Huzeym'e sadaka, zekat ve
humuslarını kendisinin iki elçisine veya onların gönderdiği
kimselere vermelerini emretmiştir: katıldıkları savaş
ganimetlerinin humsunu vermelerini istemeyip mallarına lazım
gelen humus ve sadakaları talep etmiştir. Aynı şekilde
Cuheyne'ye yazdığı mektupta yerin otlak ve sularından
yararlanma karşısında humus ve zekatlarını vermelerini
istemiştir. Bunda da humus ödemeleri için onların savaşa
katılıp savaş ganimetleri elde etmeleri şart koşulmamış,
aksine humus ve sadaka ödemek için yer gelirlerinden
yararlanmak şart koşulmuş, onlara kazandıkları şeylerde
İslam'ın hükmünü öğretmiştir.
Yine Abdulkays'ın temsilcilerine
kazançlarından nasıl humus ödeyeceklerini öğrettiği zaman,
onları yerine getirecek olurlarsa cennete gideceklerini
buyurdu ve müşriklerin korkusundan haram aylar dışında
kabilelerinden dışarı çıkamayan onlardan, müşriklerle
savaşıp zafere ulaşarak onlardan elde ettikleri savaş
ganimetlerini ödemelerini istememiş, sadece onlardan
kazançlarının karının humsunu vermelerini istemiştir.
Ve yine valisi Amr b. Hazm'a verdiği
emirde Yemen kabilelerinin sadaka ve humuslarını almasını
istemiş, fakat bu kabilelerin katıldıkları savaşlardaki
ganimetlerin humsunu alıp kendisine göndermesini
istememiştir.
Veya bu kabilelere humuslarını
ödemeleri için şahsen yazmış olduğu mektuplar veya
kabilelerin humuslarını almaları için Amr b. Hazm dışında
diğer memurlarına yazdığı mektupları da aynı doğrultudadır.
Bütün bu mektup ve emirnamelerde
humsun, sadaka konumundadır; her ikisi de Allah Teala'nın
koyduğu kurallar gereğince insanların mallarındaki Allah'ın
hakkıdır.
Bu mektuplarda geçen "humus" sözcüğünün
savaş ganimetlerinin humsu olmadığını vurgulayan ve açığa
çıkaran konu, İslam dinindeki savaş hükmünün cahiliye dönemi
ve ondan önceki zamanların kurallarından farklı oluşudur; o
dönemlerde herkes veya her grup kendi kabilesi veya antlaşma
içerisinde oldukları kişiler dışındakilere saldırarak
onların mal varlıklarını istediği şekilde yağmalama hakkını
kendine veriyor ve herkes, kabile reisine has olan dörtte
biri dışında yağmalayıp elde ettiği her şeyi kendine
alıyordu. Fakat İslam dininde böyle değildir; dolayısıyla,
Resul-i Ekrem (s.a.a) onlardan dörtte bir yerine beşte bir
olan savaş ganimetlerinin humsunu isteyemez; hatta hiçbir
Müslüman veya Müslüman bir grup kendi yanından Müslüman
olmayan kişilere karşı savaş ilan edip canı istediği gibi
onların mallarını yağmalayamaz. Çünkü:
Birincisi; böyle bir hakka sadece şerî
hakim sahiptir; o da İslam kanun ve kurallarına uygun
olarak; bu durumda tüm Müslümanlar onun emrine itaat etmek
zorundadır.
İkincisi; fetih ve zaferden sonra savaş
ganimetlerinin tümünde sadece İslam ordusu komutanı veya
onun temsilcisi tasarruf hakkına sahiptir. Dolayısıyla,
savaşçılar düşmana galip geldikten sonra ele geçirdikleri
şeyleri komutanlarına veya onun temsilcilerine
vermelidirler; aksi durumda aldıkları şey gizlice yapılan
hırsızlık ve diğerlerinin gözünden ırak aşırmak sayılır ve
onun ar, mahcubiyet ve vebali kıyamet gününde yakasına
yapışıp cehenneme götürür.
Humsu aldıktan sonra atlı ve piyade
askerlerin payını tayin eden, biraz da kadınlara ayıran,
bazen savaşta olmayanlara da alınan ganimetlerden pay veren
ve savaşan müminlerin payından kat kat fazlasını muallefetil
kulub (Müslüman olmayanların gönlünü kazanmak) için harcama
yetkisi olan İslam'ın hakimidir.
Eğer Resul-i Ekrem (s.a.a)'in döneminde
savaş ilan etmek ve savaş ganimetlerinin humsunu almak
Hazret'in kendi vazifelerinden ise, Hazret'in arka arkaya
yazdığı mektup ve sözleşmelerde humus, muhatapların
mallarındaki farz sadaka menzilesinde değildiyse ve savaş
ganimetleriyle bir ilgisi de yoktuysa, o halde bu mektup ve
sözleşmelerde halktan humus istemenin ve bunu vurgulamanın
anlamı ne olabilirdi ki?!
Dolayısıyla, bu mektup ve
sözleşmelerdeki "ganaim" ve muğnim" sözcüklerinden lügat
anlamı olan, "zahmet ve sıkıntı görmeden bir şeyi elde
etmek" anlamında veya "savaş yoluyla ve diğer yollarla elde
edilen şey" anlamındaki şerî anlamında olduğunu söylemek
zorundayız.
Burada, konumuzun başında "ganimet"
sözcüğünün açıklamasıyla ilgili söylediklerimizi ekleyerek
"ganimet" sözcüğünün sözlükler yazıldıktan sonra İslam
toplumunda savaş ganimetlerinde kullanılan bir hakikat
olarak kabul edildiğini ve İslam'dan önce bu anlamda
kullanılmadığını ve yine Resulullah (s.a.a)'in hadislerinde
geçen bir şeyi, o hazretten yaklaşık iki asır sonra halk
arasında yaygın olan başka bir şeye yüklemenin doğru
olmadığını söylemek gerek.
Bu mektup ve sözleşmelerde "Allah'ın
payı", "Resulullah (s.a.a)'in payı" veya "Peygamberin hakkı"
veya "peygamberin payı" şeklinde geçen şeylerin tefsiri,
"Bilin ki kazandığınız şeylerin humsu Allah'ın ve
Resul'ündür..." ayetinde ve bu ayetin açıklayıcısı olan
Resul-i Ekrem (s.a.a)'in sünnetinde geçmektedir. Humus ayeti
ve Resulullah (s.a.a)'in sünnetinde, "muğnim" sözcüğündeki
Allah ve Peygamberin payının ve yine onların hak ve
hisselerinin humus olduğu bildirmişlerdir.