Bismillahirrahmanirrahim
BİR
HADİSİN ŞERHİ
Resul-i Ekrem (s.a.a)'den
şöyle nakledilmiştir:
"Siz bana altı şeyi yapma
sözü verin; ben de sizin cennete girmenize kefil olayım:
1- Konuştuğunuzda yalan
söylemeyin.
2- Söz verdiğinizde onu
yerine getirin.
3- Size bir şey emanet
edildiğinde, emanete hıyanet etmeğin.
4- Gözlerinizi (haramlara)
kapayın.
5- Cinsel organlarınızı
haramlardan koruyun.
6- Ellerinize ve
dillerinize hakim olun (onları harama bulaşmaktan koruyun)."
Hadis kaynaklarında Resulullah'ın (s.a.a) veya Ehlibeyt
İmamlarının (a.s) bazı kişilere bazı taahhütlere karşılık
cennet vaat etmeleriyle ilgili bir çok örnek zikredilmiştir
ki biz yukarıdaki hadisi şerh etmeğe geçmeden önce bunlardan
birkaç örnek vermeği faydalı görüyoruz:
1- İbn-i Şehr Aşub Menakıp
kitabında, Ravendi ise El-Haraic isimli eserinde Hişam bin
Hakem'den şöyle nakletmektedirler: "Cebel bölgesinin
büyüklerinden birisi her yıl hacca gidiyor ve bu arada
Medine'de İmam Cafer-i Sadık (a.s)'ın da yanına uğrayıp
İmam'ı ziyaret ediyordu; İmam da bu süre zarfında onu
Medine'deki bir evine yerleştiriyordu. Bu iş birkaç yıl
böyle devam etti. Bilahare bu seferlerin birinde adam,
İmam'a on bin dirhem para vererek İmam'ın kendisine
Medine'de bir ev almasını istedi ve hacca gitti. Dönüşte
İmam (a.s)'ın yanına vararak "Kurban olayım benim için ev
aldınız mı?" diye sorunca, İmam "Evet" buyurdu ve
hazırladığı bir tapuyu kendisine verdi. Tapuda şöyle
yazıyordu: "Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Cafer İbn-i
Muhammed'in Filan İbn-i Filan'a satın aldığıdır. Ona Firdevs
(cennetinde) öyle bir ev almıştır ki onun birinci sınırı
Resulullah (s.a.a), ikinci sınırı Emir-ül Mu'minin (a.s),
üçüncü sınırı (İmam) Hasan İbn-i Ali (a.s), üçüncü sınırı
ise (İmam) Hüseyn İbn-i Ali (a.s)'dır."
Adam tapuyu okur okumaz,
sevinçle "Kabulümdür kurbanın olayım" dedi.
İmam (a.s) buyurdu ki: "Ben
senin o malını alıp İmam Hasan ve İmam Hüseyin'in (müstahak)
evlatlarının arasında paylaştırdım. Allah-u Teala'nın, bunu
senden kabul etmesini ve buna karşılık sana cennet nasip
etmesini ümit ediyorum.
Olayı rivayet eden Hişam
İbn-i Hakem diyor ki: "Daha sonra o adam kendi memleketine
geri döndü ve söz konusu tapuyu da kendisiyle birlikte
götürdü. Kısa bir süre sonra hastalanıp yatağa düştü. Ölüm
anı gelip çattığında ailesine toplayıp onları yemin
ettirerek aldığı tapuyu kendisiyle mezara gömmelerini
istedi. Onları da onun bu isteğini yerine getirdiler. Fakat
ertesi gün mezarının başına gittiklerinde cenazeyle birlikte
gömdükleri tapu senedinin, mezarın üzerinde olduğunu
gördüler ve baktılar ki onun üzerine şöyle yazılmıştır:
"Allah'a yemin olsun ki Cafer İbn-i Muhammed (İmam Sadık)
(a.s) vaat ettiği şeyi yerine getirdi!"
2- İmam Sadık (a.s)'ın
değerli ve meşhur sahabesinden Ebu Basir diyor ki: "Benim,
Beni Ümeyye hükümetinde çalışan bir komşum vardı. Bu adam bu
yolla büyük bir servet toplamış, bir çok cariyeler almıştı.
Sürekli içip eğlendikleri meclisler düzenliyor ve beni
rahatsız ediyorlardı. Defalarca ona hatırlatma ve nasihatte
bulunmuş ve bu rezil işlerini bırakmasını ve bu eziyete son
vermesini istemiştim, ama bir sonuç alamamıştım. Bir gün çok
ısrar edince şöyle dedi: "Adam, ben müptela olmuş bir
kimseyim, sen ise azad; eğer beni efendin (İmam Cafer-i
Sadık'a) tanıtırsan, ümid ediyorum ki Allah senin vesilenle
beni bu durumdan kurtarır." Onun bu sözleri yüreğime oturdu.
Medine'de İmam Sadık (a.s)'ın yanına vardığımda, komşumun bu
durumunu anlattım. İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Sen Kufe'ye
vardığında o senin yanına gelecektir; ona de ki: "Cafer
İbn-i Muhammed sana diyor ki, sen içinde bulunduğun bu
durumu bırak ben sana cennet garantisi veriyorum."
Ebu Basir diyor ki ben
Kufe'ye döndüğümde, bir çokları gibi o adam da benim
ziyaretime geldi. Onu beklettim, ev müsait duruma gelince,
İmam Sadık (a.s) ile aramızda geçen konuşmaları ve İmam'ın
gönderdiği mesajı kendisine aktardım. Adam ağladı ve "Allah
aşkına, bunu gerçekten (İmam) Cafer aleyhisselam mı sana
söyledi?" Ben de yemin ederek evet dedim İmam (a.s) söyledi.
Adam "Tamam bu bana yeterlidir" dedi ve gitti.
Birkaç gün geçtikten sonra
peşime adam göndererek beni istedi. Kapısına gittiğimde, bir
de baktım ki kapının arkasında durmuş ve çıplaktır! Dedi:
"Ey Eba Basir, artık evimde hiçbir şey kalmamıştır, hepsini
verdim gitti. İşte gördüğün gibi durumum bundan ibarettir."
Ebu Basir diyor ki arkadaşlar ve kardeşlerime haber saldım.
Birlikte ona giyeceği elbise temin ettik. Birkaç gün
geçtikten sonra tekrar adam salarak hasta olduğunu haber
verdi ve beni istedi. Ben de yanına giderek ona bakmaya
başladım. Bilahare ölüm anı gelip çattığında da ben
yanındaydım. Baygındı; bir ara ayıldığında gözünü açıp bana
şöyle dedi: "Ey Eba Basir, efendin bana vaat ettiği sözü
yerine getirdi!"
Daha sonra ben hac seferine
gittiğimde, İmam Caferi Sadık (a.s)'ın evine de uğradım.
Daha odaya girmeden, bir ayağım avluda birisi antrede iken
İmam (a.s) odanın içerisinden şöyle seslendi: "Ey Eba Basir,
arkadaşına verdiğimiz sözü tuttuk!"
3- Bazen İmamlarımızın bazı
seçkin dostları dahi böyle vaatlerde bulunabiliyorlardı.
Örneğin Yukarıda bahsi geçen Ebu Basir'den şöyle rivayet
edilmiştir: "Şam ehlinden bir kişi bizim yanımıza geldi. Ben
Ehlibeyt mektebini kendisine anlattım ve o kabul etti. Ölüm
anında yanına gittim. Bana dedi ki: "Ey Eba Basir, ben senin
dediklerini kabul ettim. Şimdi benim cennet işim nasıl
olacak?" Ben de "Ben İmam Cafer-i Sadık'tan taraf sana
cennet garantisi veriyorum" dedim. O böylece dünyadan göçtü
ve ben İmam Sadık (a.s)'ın yanına vardım. Daha ben
konuşmadan İmam (a.s) söze başlayıp şöyle buyurdu: "(Ey Eba
Basir,) arkadaşına vaat ettiğin cenneti ona verdiler!"
4- Ali b. Ebi Hamza şöyle
nakletmektedir: Benim bir arkadaşım vardı; bu Beni
Ümeyye'nin yazarlarından sayılırdı. Bir gün dedi: "Bana İmam
Sadık'tan görüşme izni alır mısın? Ben de İmam (a.s)'dan
izin aldım. Adam İmam'ın huzuruna varınca selam edip şöyle
arzetti: "Kurbanın olayım ben şunların sisteminde
çalışıyorum ve bu yoldan bir hayli servet elde edinmişim ve
(helal haram açısından) dikkatli davranmamışım." İmam
cevabında buyurdu ki: "Eğer Beni Ümeyye onlara hesap kitap
tutup, mektup ve evrak yazacak, haraç toplayacak, onlar için
savaşıp onları savunacak ve toplantılarını kalabalık
gösterecek kimseler bulmasalardı, biz (Ehlibeyt'in) hakkını
gasbetmezlerdi. Eğer insanlar bunları kendi hallerine
bıraksalardı, bu kadar güçlenmezlerdi.
Genç adam "Acaba benim
kurtuluşum için bir yol var mı?" diye sorunca, İmam (a.s)
şöyle buyurdu: "Eğer söylersem amel edecek misin?" Adam
"Evet" dedi. İmam şöyle devam etti: "Bunların (Emevilerin)
sisteminde kazandığın her şeyi bırakacaksın. Sahiplerini
tanıdığın malları sahibine iade et. Sahiplerini
tanımadıklarının mallarını onlardan taraf sadaka ver. Ben de
bunlara karşılık sana cennet garantisi veriyorum!"
Adam başını aşağıya dikerek
uzun bir müddet düşündü. Sonra başını kaldırarak "Tamam
yaptım" dedi.
Ali b. Hamza diyor ki: "Genç
adam bizimle Kufe'ye döndü. Sahip olduğu hiçbir şeyi
bırakmadı ve İmam (a.s)'ın buyurduğu şekilde dağıttı. Hatta
üzerinde bulunan elbisesini dahi verdi. Biz aramızda para
toplayarak ona elbise aldık ve bir miktar masrafı için
harçlık verdik.
Birkaç ay geçmeden hastalandı
ve ben onun ziyaretine gidiyordum. Son gittiğimde o can
verme halindeydi. Aniden gözünü açıp bana şöyle dedi: "Ey
Ali, Allah'a and olsun ki efendin (İmam Sadık) bana verdiği
sözü yerine getirdi." Sonra can verdi ve biz ona gusül verip
kefenleyip defnettik. Daha sonraki seferimde İmam'ın yanına
gittiğimde İmam (a.s) beni görür görmez: "Ey Ali, Allah'a
and olsun ki arkadaşına verdiğimiz sözü yerine getirdik."
Ben, "Doğru buyuruyorsunuz kurbanınız olayım, onun kendisi
de ölüm anında aynı şeyi söyledi."
Şimdi ilk başta naklettiğimiz
hadisin geniş açıklamasına geçelim.
1- Konuştuğunuz zaman
yalan konuşmayın.
En önemli büyük
günahlardan birisi, "yalan" söylemektir. Bu günah maalesef
çok büyük, tehlikeli ve önemli olmasına rağmen insanlar
arasında en yaygın günahlardan birisidir. Yalancılığın ne
kadar kötü ve büyük bir günah olduğunu açıklamadan önce
İslam'da dürüstlük ve doğruluğun önemi üzerinde biraz durmak
uygun olacaktır.
İslam açısından her
şeyde doğru olmanın ve doğru söylemenin ne derece önemli
olduğunu Kur'an'ın bir çok ayetinden anlamak mümkündür.
Kur'an-ı Kerim nerede bir peygamberi övmek istemişse, onun
çeşitli sıfatları içerisinde özellikle doğru olduğu ve doğru
söyleyen birisi olduğu üzerinde vurgu yapmıştır. Kur'an-ı
Kerim Allah'ın Halil-i (dostu) put kıran İbrahim (a.s)'ı bu
sıfatla anmış, pak ve iffetli Hz. Yusuf'u (a.s) bu sıfatla
övmüş, Hz. İsmail'i (a.s) doğru söyleyen birisi olarak
tanıtmış. Hz. İdris'i (a.s) bu sıfatla methetmiş ve kısacası
Peygamberler ve Allah velilerinden söz ederken doğru
konuşmayı onların en bariz ve önemli sıfatlarından birisi
olarak ön plana çıkarmıştır.
İmam Sadık
(a.s) buyuruyor ki:
"Allah (azze ve celle) bütün Peygamberleri doğru söylemek ve
emanete hıyanet etmemek emri ile gönderilmiştir."
Yine İmam
Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:
"Kişinin namaz kılıp oruç tuttuğuna aldanmayın. Çünkü namaz
ve oruç onun için bir alışkanlık haline gelmiş olabilir.
İnsanları doğru söylemeleri ve emaneti eda etmeleriyle
tanıyın."
Yine şöyle
buyuruyor:
"Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur. Resul-i Ekrem
(s.a.a) de doğru konuşup emaneti eda eden kimselere şefaat
vaad etmiştir. Hz. Ali'ye ettiği vasiyetlerin başında da
doğru söylemek gelmektedir."
Hz. Ali (a.s)
da şöyle buyurmaktadır doğruluk hakkında:
"Her zaman doğru konuşun; çünkü o kurtarıcıdır."
Bunlar İslam'ın
doğruluğa verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Fakat
bundan da önemlisi İslam'ın yalan ve yalancılık hakkında
yaptığı tehdit ve sınamalardır ki onlara dikkat edildiğinde
bu günahın ne kadar büyük ve önemli olduğu anlaşılmaktadır.
Kur'an-ı Kerim
yalancıları Allah'ın ayetlerine iman etmeyen ve Allah'ın
hidayetinden mahrum kalan kimseler olarak tanıtmaktadır.
Onların akıbeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:
"Kıyamet günü
Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara
olduğunu görürsün."
Evet yalan söylemek
insanın fıtratına ters düşen bir şeydir. Zira çocuklar dahi
yalan söyleyenden hoşlanmazlar ve rahatsız olurlar. En ufak
bir çocuğa dahi gel sana şunu vereyim deyip de geldiğinde
vermezsen, senden nefret eder. Bütün semavi dinlerde bile
yalan en şiddetli şekliyle kötülenerek kınanmıştır.
Bu günah görünüşte
basit, hiçbir zorluğu olmayan, her hangi bir masrafı ve
harcı olmayan, her mekan ve zamanda kolayca işlenebilen,
fakat batında çok büyük ve önemli olan bir günah olduğu
için, insanın son derece dikkatli olması gerekir. Evet
yalanın ne kadar büyük olduğunu şu hadislerde görebiliriz:
On birinci
İmamımız İmam Hasan Askeri (a.s):
"Eğer bütün kötülük
bir evde toplanırsa, o evin anahtarı yalan söylemektir."
Resul-i Ekrem
(s .a .a):
"Bir mümin korkak ve cimri olabilir, ama yalancı olamaz."
Hz. Ali (a
.s):
"Bir insan, yalanın ciddisini de şakasını da terk etmediği
müddetçe, imanın tadını hissetmez."
İmam Bakır
(a.s):
"Yalan imanı tahrip
edip yıkar."
Resul-i Ekrem
(s.a.a):
"Kurtuluşunuzu yalanda görseniz dahi ondan uzak durun; çünkü
onda helak olmaktan başka bir şey yoktur."
Evet İslam
yalancılarla arkadaş olmayı bile yasaklamıştır.
Hz. Ali
(a.s):
"Müslümana yalancıyla arkadaş olmak yakışmaz.
İmam
Zeynülabidin (a.s) oğlu imam Bakır'a (a.s) şöyle
vasiyette bulunmaktadır: "Sakın yalancıyla
dost olma; o, serap gibidir; yakını uzak, uzağı yakın
gösterir.
YALANIN SONUÇLARI
Evet kötülüklerin
kaynağı olan bu büyük günahın eserlerini ve sonuçlarına da
dikkat etmeliyiz ve aşağıda bu sonuçlara kısaca değinmek
istiyoruz.
1- Nifak (iki
yüzlülük): Hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Yalan
insanları yavaş yavaş iki yüzlülüğe ve münafıklığa götürür."
2- Değersizlik:
Yalan, toplum arasında insanın değerini düşürür ve kimsenin
ona güveni kalmaz. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
"Yalancıların ilminden fayda gelmez."
3- Hayasızlık:
Yalancı adam rezil olduğu için artık hürmetleri korumaz ve
hiçbir şeyde haya etmez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
"Yalancı adamın hayası olmaz."
4- Başkaları
hakkında kötü düşünmek: Yalancı adam kendisi yalan söylediği
için başkalarının da kendisine yalan söylediğini zanneder."
5- Vicdanı önünde
mahcup olmak: Yalancı adam, söylediği her yalandan sonra
vicdan ateşinde yanıp durur ve huzur görmez.
6- Sürekli korku,
kaygı ve ıstırap içinde olmak: Günahkar sürekli yalanının
ortaya çıkıp rezil olacağından korktuğu için, hep korku ve
ıstırap içinde yaşar. Onun için sevgili Peygamberimiz
(s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Doğruluk, rahatlık ve huzur
vesilesidir yalan ise şüphe ve ıstırap vesilesidir."
7- Tahkir olmak ve
aşağılanmak: Bazen yalancıyla dalga geçilir; "Hadi bir yalan
uydur da bizi biraz eğlendir…" diye.
8- Rezil ve rüsva
olmak: Evet toplumun içerisinde rezil olmak yalanın en
önemli ve acı sonuçlarından birisidir. Kur'an-ı Kerim şöyle
buyuruyor:
"Allah, bir gün,
sakladığınız yalanları ortaya çıkaracaktır."
YALAN SÖYLEMENİN
SEBEPLERİ
Evet yalanın önemini
ve sonuçlarını kısaca öğrendik. Şimdi yalan söylemenin
sebeplerini de kısaca öğrenelim ki böylece bu hastalığın
sebeplerini teşhis edip onu tedavi etmeye çalışalım. Acaba
bizi neler yalan söylemeye itebilir?
1- Yersiz utangaçlık
ve çekingenlik: Bazı kimseler, bazı şeylerden dolayı yersiz
yere utandığı için yalan söylüyor ki bu utangaçlığının önünü
alsın. Halbuki hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi bu tür
utangaçlıklar akılsızlıktan başka bir şey değildir.
2- Hased ve kin:
Birine karşı hasedi ve eski bir kini olduğu için onun
hakkında yalan söylüyor. Onun iyiliklerini örtmeye veya
tersine yorumlamaya kalkışıyor ve ona yersiz kusurlar
bulmaya çalışıyor.
3- İmanın zayıflığı:
Allah'tan korkmadığı ve onu kendisine hazır ve nazır
görmediği için yalan söylüyor. Halbuki bütün söylediklerinin
kaydedildiği ve hepsinden hesaba çekileceğini bilir ve
inanırsa ister istemez yalandan kaçınır.
4- Kendini temize
çıkarmak: Bazen kendi kusurlarını örtmek ve kendini suçsuz
göstermek için yalana yelteniyor ve suçu başkalarının
boynuna yıkmaya çalışıyor. Şu cümleleri çok duymuyor muyuz?:
"Benim dersim iyiydi ama, öğretmen bana gıcık gittiği için
zayıf aldım!" "Gücüm az değildi ama, düşman çoktu!" "Ben iyi
çalıştım ama, sınav çok zordu!" Ve benzeri bahaneler…
5- Şaka ve eğlenme:
Bir çok zaman yalan şakadan başlar ve azar azar artar ve
ciddileşir. Bu yüzden İmamlarımız, yalanın şakasından da
ciddisinden de sakındırmışlardır
Resul-i Ekrem
(s.a.a) buyurmuştur:
"Halkı güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun,
yazıklar olsun, yazıklar olsun!"
6- Kendinde bir
eksiklik hissetmek: Bazıları aşağılık kompleksine kapılarak
eksikliklerini tamamlamak için yalan söyler ve kendilerini
daha iyi göstermeye çalışırlar.
7- Makam ve mal
hırsı: Bir çokları yalan konuşmadan makam veya servete,
paraya pula erişemeyeceklerini gördükleri için yalan
konuşuyorlar. Tarihte ve günümüzde örnekleri çoktur.
Semure bin Cündep
adlı bir güya sahabi, Muaviye zamanında dört yüz bin dirhem
alarak Hz. Ali'nin hakkında Resulullah'ın yatağında hicret
gecesi yattıktan sonra nazil olan "İnsanlardan bazısı
Allah'ın rızasını kazanma karşılığı canını satar."
Ayetinin, Hz. Ali'yi şehit eden İbn-i Mülcem hakkında nazil
olduğu hadisini uydurmuştur!
Rabbim, cümlemizi bu
Şeytani ve nefsani tehlikelerden korusun. Amin!
2- Söz verdiğinizde onu
yerine getirin.
Verilen sözü yerine getirmek ve ahde vefa
etmek de İslam açısından bir mu'minde bulunması gereken en
önemli sıfatlardan birisidir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de
bir çok ayet ve Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyti'nden (a.s)
nakledilen bir çok hadis vardır ki biz bunlardan sadece bir
kaçına değinmekle yetineceğiz:
İsra suresinde şöyle buyurmaktadır: "
Ahde (verilen söze) vefa edin; hiç şüphesiz ahitten
(verilen sözlerden dolayı) hesap sorulacaktır." (İsra,
34)
Mu'minun suresinde ise mu'minlerin
özelliklerinden bahsederken şöyle buyurmuştur:
"Onlar ki emanetlerine ve verdikleri
sözlere sahip çıkarlar."
(Mu'minun, 8)
Saf Suresindeki ayet ise şöyledir:
"Yapmayacağınız sözü söylemeniz, Allah
katında büyük bir günahtır."
(Saf, 3)
Şimdi de hadislerden bazı örnekler:
Merhum Şeyh Saduk, Ebu Malik isminde bir
raviden şöyle nakletmektedir; dedi ki İmam Zeyn-ül Abidin
(a.s)'a dedim ki: "Dinin bütün kurallarını bana anlat." İmam
(a.s) şöyle buyurdu: "(O kurallar şu üç şeyde
özetlenmiştir) Hakkı söylemek, adaletle hükmetmek ve ahde
(verilen söze) vefa etmek, yerine getirmek."
İmam Sadık (a.s)'dan ise şöyle
nakletmektedir: "Üç şey vardır ki onları ihmal etmekte
kimsenin bir mazereti olamaz: Emaneti sahibine iade etmek,
ister iyi olsun isterse kötü; verilen sözü yerine getirmek,
ister (söz verdiğin adam) iyi olsun, isterse kötü; anne
babaya iyilik etmek ister iyi olsunlar, isterse kötü."
Merhum Tabersi, Mekarim-ül Ahlak kitabında
Ebu-l Humeysa isimli bir şahıstan şöyle nakletmiştir:
"Ben, Resulullah peygamberliğe seçilmeden önce onunla bir
anlaşma yaptım ve belli bir mekanda onunla buluşmak için
sözleştim. Fakat daha sonra iki gün peş peşe verdiğim sözü
unuttum ve üçüncü gün hatırlayıp söz verdiğim yere geldim.
Hz. Muhammed (s.a.a) beni gördüğünde şöyle buyurdu: "Ey genç
beni zor durumda bıraktın. Üç gündür ben burada (seni
bekliyorum)!"
Şu hadisler de Allah Resulü (s.a.a)'den
nakledilmiştir: "Sözünde durmayan kimsenin dini olmaz."
"Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse,
mutlaka verdiği sözü yerine getirsin."
Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teala İsmail
isminde bir peygamberden bahsederken onu "Sadık-ül Va'd"
(sözüne, vaadine sadık kimse) olarak övüyor. (Meryem suresi,
ayet 54) Elbette bu İsmail'den maksat Hz. İbrahim'in oğlu
İsmail değil, Hızkıl Peygamberin oğlu İsmail'dir ki
peygamber olarak gönderildiği kavim tarafından şehid
edilmiştir.
Bu peygambere bu lakabın veriliş sebebi
hadislerde şöyle açıklanmıştır: İmam Rıza (a.s) birisine
şöyle buyurdu: "Biliyor musun neden İsmail "Sadık-ül
Va'd" olarak adlandırılmıştır? Zira o, bir kişiye (bir yerde
buluşma) sözü verdi ve (o kişi gelmediği için) bir yıl orada
onu bekledi!"
Allah Resulü (s.a.a)'in şu hadisi de bu
konuda çok önemlidir; şöyle buyurmaktadır: "Yarın Kıyamet
gününde içinizden bana en yakın olanınız, konuşurken en
doğru konuşanınız, emaneti en iyi eda edeniniz, verdiği söze
ve ahde en çok sadık kalanınız, ahlakı en güzel olanınız, ve
halka en yakın olanınız (onların dertleriyle en çok
ilgileneniniz)."
İmam Muhammed Bakır'dan şöyle
nakledilmiştir; buyurdu: "Dört şey vardır ki onların
cezası her şeyden çabuk (yapan kimseye) ulaşır: "Kendisine
iyilik edildiği halde bu iyiliğine kötülükle karşılık veren
kimse, sen haksızlık ve zulüm etmediğin halde, sana zulmeden
kimse, bir işte sözleştiğin kimseye sen vefa ettiğin halde
sana hile yapıp sözünde durmayan kimse ve akrabalarına
sılay-ı rahim yaptığı halde onunla ilişkisini kesen
akrabalar."
3- Size bir şey emanet
edildiğinde, emanete hıyanet etmeğin.
Bu da yine mu'min bir kimsede olması
gereken çok önemli bir sıfattır. Emanete hıyanet etmemenin
önemini aşağıda nakledeceğimiz iki hadis en güzel şekilde
ortaya koymaktadır:
İmam Cafer-i Sadık (a.s)'dan şöyle
nakledilmiştir: "Allah'tan korkun ve sizi emin bilip
(emanetini) size teslim eden kimseye emanetini eda edin. Hiç
şüphesiz eğer Emir-ül Mu'minin Aleyhisselam'ın katili bana
(güvenip) bir şeyi bana emanet etseydi, ben mutlaka onu
kendisine eda ederdim."
İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)'ın da kendi
şialarına şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Emaneti
sahibine iade etmeyi asla ihmal etmeyin; Muhammedi hak
peygamber olarak gönderen Allah'a and olsun ki eğer babam
İmam Hüseyin (a.s)'ın katili, babamı öldürdüğü kılıcını bana
emanet olarak teslim etseydi, ben mutlaka onu (bile) ona
geri verirdim."
Merhum Kuleyni Usul-ül Kafi de İmam Cafer-i
Sadık (a.s)'dan şöyle nakletmiştir: "Şu (insanların)
namazına ve orucuna kanmayın. Zira insan bazen namaza ve
oruca adet eder; öyle ki onu terk ederse, dehşete kapılır.
Onları doğru söylemeleri ve emaneti sahibine eda etmeleri
gerektiği anlarda imtihan edin. (Eğer bunları yaparlarsa,
onlara güvenin)."
Elbette bu hadiste, maksat namazın
veya orucun küçümsenmesi değildir. Maksat doğru konuşmanın
ve emanete riayet etmenin önemini vurgulamaktır. Aslında
doğru konuşmayı ve emanete riayeti ilke edinmiş bir kimsenin
zaten namaz kılmama veya oruç tutmaması söz konusu olamaz.
Hz. Emir-ül Mu'minin Ali (a.s)'ın
şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Din ehli olan kimselerin
bir takım naşaneleri vardır ki onlarla tanınırlar: Bunlar,
doğru konuşmaktır, emaneti (sahibine) eda etmektir,
yakınlarına sılayı rahimde bulunmaktır, zayıf-müstaz'af olan
kimselere merhamet etmektir…"
Resul-i Kibriya Efendimiz (s.a.a)'den
de şöyle nakledilmiştir: "Emaneti olmayan (emaneti riayet
etmeyen) kimsenin, imanı olmaz."
Yine şöyle buyurmuştur: "Emanet
ehli olmak (emanete hıyanet etmemek), insanı zenginleştirir;
hıyanet etmek ise insanı fakirleştirir."
Yine şöyle nakledilmiştir Efendimizden
(s.a.a): "Ümmetim birbirlerini sevdikleri, birbirleriyle
hediyeleştikleri, emaneti sahibine eda ettikleri, haramdan
kaçındıkları, misafirperver oldukları, namazı kıldıkları ve
zekatı verdikleri müddetçe hayır üzere olurlar. Ama bunları
yapmadıkları zaman kıtlık ve yağmursuzluğa tutulurlar."
İmam Cafer-i Sadık (a.s) ashabından
birisine şöyle buyurdu: "Hz. Ali (a.s)'ın Resulullah
(s.a.a)'in yanında o (yüce) makama nasıl ulaştığına bakıp
ondan ayrılama (hayatında onları tatbik etmeye bak. Ali
(a.s) o makama doğru konuşması ve emanete riayet etmesi
sayesinde ulaştı."
Yine İmam-ı Sadık (a.s)'dan şöyle
nakledilmiştir: "Kulların Allah Azze ve Celle katında en
çok sevileni, doğru konuşanı, namazı muhafaza edeni (namazı
yerli yerinde kılanı) ve Allah'ın farz kıldığı diğer
görevleri (hakkıyla) yerine getireni ve emaneti sahibine eda
edenidir." Sonra şöyle devam etti: "Kim kendisine terslim
edilen bir emaneti sahibine iade ederse, boynunda olan bin
cehennem bağını açmış olur."
Yine Merhum Şeyh Mufid İhtisas
kitabında İmam Cafer-i Sadık (a.s)'dan şöyle nakletmektedir:
"Hiç şüphesiz Allah Tebareke ve Teala bizim sevgimizi ve
vilayetimizi size farz kılmıştır. Yine bize itaat etmeyi de
size farz kılmıştır. Şunu bilin ki kim kendisini bizden
sayıyorsa, bize uysun. Bizim şanımız ve özelliklerimizden,
takva ve (Allah'a itaat yolunda) çaba sahibi olmaktır,
emaneti sahibine iade etmektir, ister iyi birisi olsun,
isterse kötü; sılayı rahimde bulunmaktır;misafirperver
olmaktır; (bize) kötülük edeni affetmektir. Kim bize uymaz
ve bizim yaptıklarımızı yapmazsa, bizden değildir."
İmam Cafer-i Sadık (a.s)'ın bu konulardaki
bir diğer önemli hadisi ise şöyle nakledilmiştir: "Allah
Tebareke ve Teala Peygamberleri ahlakın yücelikleriyle
şereflendirmiştir. Kimde bu sıfatlardan olursa, bundan
dolayı Allah'a hamd edip şükretsin. Kimde de olmazsa,
Allah'a yalvarıp sızlasın ve o sıfatları ona da vermesini
istesin." Ravi diyor ki İmam (a.s)'a dedim ki: "Feda olayım
sana bu sıfatlar nelerdir?" Buyurdu ki: "Takva, kanaatkar
olmak, sabır, şükür, (yapılan kötülüklere karşı) tahammülü
olmak, haya, cömertlik, şecaat ve cesaret, hamiyetli olmak,
iyilik, doğru konuşmak ve emaneti sahibine eda etmek."
Bu konuyu ibretli bir öyküyle
noktalamak istiyoruz.
İmam Sadık (a.s)'ın ashabından
Abdurrahman b. Seyyabe şöyle diyor: "Babam Seyyabe
dünyadan göçtüğü zaman, arkadaşlarından birisi bizim
yanımıza gelerek evin kapısını çaldı. Yanına gittiğimde,
bana başsağlığı ve teselli verdikten sonra dedi ki: "Baban
ardında bir şey bırakmış mı?" Ben de hayır dedim, bir şey
bıraktığı yok. Bunu duyunca adam, içinde bin dirhem bulunan
bir keseyi bana verdi ve şöyle: "Bunu iyi koru ve ondan
kazanacağın geliri ve kazancı kendi ihtiyaçlarında kullan."
Ben annemin yanına giderek bu olaydan duyduğum sevinci
kendisiyle paylaşmak istedim. Gece olunca babamın
arkadaşlarından birisinin yanına gittim. O benim için bir
miktar kumaş aldım. Onları bir dükkanın kapısına yığdım ve
satmaya başladım. Allah-u Teala bu yolla bana büyük bir
bereket nasip etti. Bilahare hac mevsimi gelip çattı. Birden
hacca gitme arzusu içime doğdu: "Bunun üzerine annemin
yanına vararak dedim ki: "Benim içime hacca gitme arzusu
doğmuştur." Annem bana dedi ki: "Önce ana Para sahibi olan
filan kimsenin parasını kendisine iade et. Ben o parayı
hazırlayıp ona götürdüm. Bunu görünce adam (götürüp vermemi
beklemiyor olacak ki) sanki parayı kendisine bağışlamış gibi
oldum. Bu yüzden bana dedi ki: "Bu parayı azımsadın
herhalde. Eğer öyle ise daha fazla vereyim." Dedim: "Hayır,
ama benim gönlüme hacca gitme arzusu doğmuş. Bu yüzden
malınızın kendi yanınızda olmasını istedim." Bunun ardından
hacca gittim. Hac amellerini yerine getirdim. Medine'ye
döndüğümde diğer bir çok insan gibi ben de İmam Cafer-i
Sadık (a.s)'ın yanına gittim. Halkın arkasında oturdum. O
zaman daha oldukça genç bir delikanlıydım. Bir çoğu
sorularını sorup, İmam'dan cevap aldıktan sonra meclisten
ayrıldılar. Bir miktar ortalık yalnızlaşınca, İmam'a
yaklaştım. İmam (a.s) bunu görünce "Bir isteğin mi var?"
buyurdu. Ben de kurbanınız olayım, ben Abdurrahman b.
Seyyabe'yim." Buyurdu ki: "Baban ne oldu?" Ben de "Dünyadan
göçtü" dediğimde İmam (a.s) üzüldü ve onun için rahmet
diledi ve daha sonra şöyle buyurdu: "Ardında bir şey bıraktı
mı (miras gibi)?" "Hayır" dedim. "O halde nasıl hacca
geldin?" deyince, ben olayı baştan anlatmaya başladım. Bize
parayı veren adamdan bahsedince, ben daha sözümü
tamamlamadan buyurdu ki: "O adamın bin dirhemini ne
yaptın?" Ben de kendisine iade ettiğimi bildirdim. "İyi bir
iş yapmışsın" buyurdu. Ardından, "Sana bir tavsiye ve
vasiyette bulunmamı ister misin?" deyince, evet dedim. İmam
(a.s) şöyle buyurdu: "Doğru konuşmayı ve emaneti riayet
etmeyi hiçbir zaman bırakma. Zira bunu yaparsan, aynı şu
parmaklarım gibi insanların mallarına ortak olursun. (Bunu
söylerken parmaklarının arasını birleştirdi). Abdurrahman
b. Seyyabe diyor ki: "Ben İmam (a.s)'ın vasiyetini muhafaza
ettim. Durumum çok iyileşti. Öyle ki bir ara üç yüz bin
dirhem Zekat verdim."
4- Gözlerinizi (haramlara)
kapayın.
İnsan oğlunun müptela olduğu
günahların bir çoğu göz kanalıyla gerçekleşmektedir. Bu
yüzden İslam buna bir önlem alarak mu'minlerin gözlerine
hakim olmalarını öğütlemiş ve bir taraftan göze hakim
olmamanın getireceği vahim sonuçları ve dünyevi, uhrevi
sonuçları hatırlatmış, diğer taraftan göze hakim olmanın
insanın hayatındaki faydalarını ve buna karşılık alacağı
sevaplara vurgu yapmıştır.
Evet haramlara karşı göze hakim olmak
mu'minlerin özelliklerinden birisidir. Emir-ül Mu'minin Ali
(a.s) Hemmam hutbesi diye meşhur olan bir hutbesinde bu
konuda şöyle buyurmaktadır:
"O (mu'minler)in konuşmaları doğruluk
üzeredir. Giyimlerinde ise itidalli davranırlar (bu israftan
ve gereksiz harcamalardan kaçınırlar). Yürüyüşlerinde alçak
gönüllüdürler. Gözlerini Allah'ın kendilerine haram kıldığı
şeylere kapatırlar. Kulaklarını kendilerine faydalı olan
ilimleri dinlemeğe adarlar…"
İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmaktadır:
"(Harama) bakmak, Şeytan'ın zehirli
oklarından birisidir. Nice bakışlar vardır ki ardında uzun
teessüf ve üzüntüler bırakır."
Diğer bir hadiste ise şöyle
buyurmaktadır:
"(Haram nitelikli) bakış Şeytan'ın
zehirli oklarındandır. Kim bu (haramı) başka bir şey için
değil, sadece Allah rızası için terk ederse, Allah (Azze ve
Celle) ona öyle bir emniyet ve iman verir ki onun tadını
(bütün vücuduyla) hisseder."
Yine bir diğer hadisinde Şöyle
buyurmuştur İmam Sadık (a.s):
"Kim bir kadınla karşılaşır ve (ona
bakmamak için) gözünü göğe kaldırır veya gözünü kapatırsa,
daha gözünü açmadan Allah onu hur-ül ayn ile evlendirir."
Resul-ü Ekrem (s.a.a)'den de şöyle
nakledilmiştir:
"Kim bir kadına haram olduğu halde
bakarsa, Allah gözünü ateşle doldurur."
Yine buyurmuştur:
"Kadınların güzelliklerine bakmak,
Şeytan'ın oklarından birisidir; kim bunu terk ederse, Allah
ona, onu sevindirecek bir ibadetin tadını tattırır."
Tabi bu hadislerde kadınlara bakmanın
özellikle vurgulanmasının anlamı, kadınların erkeklere
şehvet dolu bakışlarının caiz olduğu değildir haşa. Çünkü
buda açıkça Kur'an-ı Kerim'de yasaklanmıştır. Daha çok
erkekler bu belaya müptela oldukları ve daha çabuk
etkilendikleri içindir.
Şu hadisler de Hz. Emirül Mu’minin'den
nakledilmiştir:
"Gözler Şeytan'ın tuzaklarıdır."
"Bakış fitnelerin öncüsüdür."
"Nice bakış vardır ki ardında hasret ve
üzüntü bırakır."
"Kim gözünü (harama) kapatırsa, kalbini
rahatlatır."
"Kim bakışlarını serbest bırakırsa,
ölümünü kendine doğru yakınlaştırır."
İLK BAKIŞ
Şunu hepimiz biliyoruz ki bakışlar aynı
değildir. Bazen bakışlar tesadüfidir. Yani aniden insan
karşılaşıyor. Yani bir anlamda bakmıyor, görüyor. İkincisi
sadece tanıma maksatlı ve hiçbir şehvet maksadı olmadan
bakmak ve bilahare (Allah korusun) şehvet ile olan ve kötü
niyetli bakış. İslam birinci ve ikinci bakışa izin vermiş
ama üçüncüyü yasaklamıştır. Bu yüzden buyurmuştur ki ilk
bakışlar (ki ya tesadüfi oluyor veya tanıma maksatlı)
caizdir. Ama ikinci ve daha sonraki bakışlar (yani birinci
bakışın ardından devam eden bakışlar) caiz değildir. Çünkü
bu bakışların şehvet maksatlı olma imkanı çok fazladır. Bu
yüzden İslam bir tedbir olarak ve mu'minleri günah, fitne ve
fesattan korumak için bu tip bakışlardan sakındırmıştır.
Şimdi bu konuda nakledilen hadislerden bazı örnekler.
Hz. Ali (a.s)'dan şöyle nakledilmiştir:
"Adamın birisi Resulullah (s.a.a)'e 'İnsanın yanından geçen
bir kadına bakması nasıldır?' diye sorunca şöyle buyurdu:
"İlk bakış senin hakkındır (yani günah
değildir). İkinci bakış senin aleyhinedir. Üçüncü bakış ise
Şeytan'ın zehirli oklarından birisidir. Kim bunu başak bir
maksatla değil, sadece Allah rızası için terk ederse, buna
karşılık Allah, ona tadını tadacağı bir iman nasip eder."
İmam Cefer-i Sadık (a.s)'dan da şöyle
buyurduğu nakledilmiştir:
"Birinci bakış senin hakkındır
(sakıncasızdır). İkinci bakış aleyhinedir (caiz değildir).
Üçüncü bakışta ise helak olmak vardır."
Resulü Ekrem (s.a.a)'den nakledilen bir
hadis de şöyledir:
"Kim komşusunun evine uzanır ve orada bir
erkeğin ayıp yerine veya kadının saçına veya bedeninden bir
yerine bakarsa, onu dünyada kadınların ayıplarını takip eden
münafıklarla haşr etmesi Allah'ın üzerine bir hak olur.
Ayrıca Allah, onu rezil-rüsva etmeden dünyadan götürmez.
Ahirette ise avret mahallini insanlara aşikar eder. Kim
gözünü bir kadına haram bakışla doldurursa, Allah da kıyamet
gününde onun gözlerine ateşli çiviler doldurur ve insanlar
hesaptan kurtulana dek öyle kalır, ardından ateşe atılması
emredilir."
Allah-u Teala hepimizi bu tür bela ve
günahlardan korusun. Şimdi eğer bir kimse geçmişte bu günah
ve pisliğe müptela olmuşsa, ilk vazifesi hemen tevbe edip
bir daha bulaşmamaya kararlı olmaktır. Büyük Sahabi Abdullah
b. Mes'ud'un, hasta bir namahrem kadının ziyaretine gidip
haram ve şehevi bakışlarla ona bakan birisine şöyle dediği
rivayet edilmiştir:
"Eğer iki gözünü kaybetmiş olsaydın, bu
senin için o namahrem kadının ziyaretine gidip de ona haram
ve hain bakışlarla bakmandan daha iyi olurdu. Zira bu haram
bakış senin kabinde öyle bir arzu meydana getirir ki ancak
iki yolla kalbinden çıkıp gidebilir: Ya gerçek bir tevbe ve
pişmanlık gözyaşlarıyla, ya da nefsine uyup kalbindeki
arzuyu gerçekleştirmeğe çalışmakla. İkinci yol insanı
cehenneme, birinci yol ise cennet ve saadete götürür."
Şimdi de bu günahtan kaçınmanın sonuç
ve mükafatları hakkında biraz daha durmak istiyoruz.
Biraz ileride bu konuda Resulullah
(s.a.a)'tan şu hadisi nakletmiştik:
"Kadınların güzelliklerine bakmak,
Şeytan'ın oklarından birisidir; kim bunu terk ederse, Allah
ona, onu sevindirecek bir ibadetin tadını tattırır."
Buna ilaveten şu hadis de Efendimiz
(s.a.a)'den nakledilmiştir:
"Gözlerinizi (haramlara) kapayın,
acaiplikler görürsünüz."
İmam Muhammed-ül Bakır (a.s)'dan da şu
hadisi nakletmişlerdir:
"Kıyamet günü üç göz hariç, bütün gözler
ağlayacaktır: Allah yolunda uyumayan göz, Allah korkusundan
yaşaran göz ve Allah'ın haramlarına kapatılan göz."
Burada ilginç ama gerçek olan bir öyküyü de
inşaallah ibret vesilesi olsun diye nakletmek istiyoruz.
Rivayet edildiğine göre bir gün bir müezzin,
ezan okumak için minareye çıkar. Ezanı okuyup bitirdikten
sonra, inmeden önce çevredeki evlere şöyle bir göz gezdirir.
Tam o sırada evlerin birisinde yüzünü başını yıkayan bir
kıza gözü takılır. Gözünü bir türlü çekemez ve hain
bakışlarını devam kız içeriye girene kadar devam ettirir ve
böylece gönlü ona bağlanır. O içeriye girince, o da aşağıya
iner ve öylesine kendi kaybeder ki her zamanki gibi camiye
namaza gideceğine, doğrudan kızın bulunduğu kapıya yönelip
kapıya çalar. Kızın babası kapıyı açtığında müezzini kapıda
bulur ve şaşkın bir vaziyette ona ne istediğini sorar. O da
direk "Kızını istemeğe geldim!" der.
Ev sahibi hayretler içerisinde biraz
düşündükten sonra, şu cevabı verir: "Arkadaş biz Müslüman
değiliz ve Yahudi'yiz İnancımız gereği Müslüman'a kız
veremeyiz. Bizden evlenmek isteyen kimsenin önce bizim
dinimizi kabul etmesi gerekir!"
Nefsani hevesleri gözünü kör eden ve düşünme
gücünü kaybeden müezzin, biraz düşündükten sonra "Tamam der,
sizin dininize girmeğe hazırım." Tam böyle bir fırsatı
kollayan Yahudi "Öyleyse anlaştık, kızımızı sana
verebiliriz!" cevabını verir. Bilahare gereken konuşmalar,
anlaşmalar yapılır ve müezzin evine döner. Daha sonra
belirlen vakitte onların evine gidip Yahudiliğe girme,
ardından da evlilik merasimi gerçekleşir. Gelin ve damada
evin yukarı katını hazırlarlar. Sıra damadın gelinin yanına
gitmesine gelir. Kendini kaybeden ve hevesinden ne yaptığını
şaşıran damat bey, aceleyle basamakları ikişer ikişer
adımlayıp hızla yukarıya doğru çıkarken, aniden ayağı kayıp
evin avlusuna yuvarlanır ve aldığı darbeyle hemen oracıkta
can verir ve arzusuna varmadan kafir bir şekilde gideceği
yere gider ve hem dünyasını, hem de ahiretini bir heves
uğruna bu şekilde ucuz kaybeder!
Evet gerçekten de kontrolsüz bir bakışın
insanı nerelere götürebileceğinin gerçek ve hazin bir
öyküsüdür bu. Rabbim hepimizi şeytani ve nefsani heveslerin
şerrinden korusun.
5- Cinsel organlarınızı
haramlardan koruyun.
Evet bu da mu'min insanların
hayatlarında son derece dikkat etmeleri gereken bir
tehlikedir. Bir çokları vardır ki hayatlarında çeşitli
günahlardan kendilerini koruyup kaçınabiliyorlar. Ama şehvet
ve cinsel günahlarla karşılaştıklarında kendilerini
kaybediyorlar. Hadis- şerifte de bunu ayrıyeten dile
getirilmesi de belki bu önemine binaendir. Kur'an-ı Kerim'de
Hz. Yusuf gibi Peygamber olan bir kimsenin dilinden
nakledilen cümle de aslında bu meselenin ne kadar zor ve
çetin bir imtihan olduğunun açık bir delilidir. Hz. Yusuf
Mısırlı kadınların nefsani hevesleri ve vesveseleriyle
karşılaşınca şöyle yalvardı Rabbine:
"Ey Rabbim, zindan benim için bunların
beni çağırdığı şeylerden daha sevimlidir. Eğer sen beni
onların hilelerinden korumazsan, ben de onlara
meyledebilirim."
Bu yüce insanın bu cümlesinden şu
anlıyoruz ki zindanın zorluklarına tahammül etmek, bu
şeytanı vesveselerin baskısına tahammül etmekten daha
kolaydır. Bu yüzden de hepimiz Hz. Yusuf gibi bu belalara
karşı Allah'a sığınıp ondan yardım dilemeliyiz. Nitekim Hz.
Yusuf'un da bu duası kabul oldu ve Allah-u Teala ona yardım
ederek bu beladan kurtardı.
İşte bu zorluktan dolayı Allah-u Teala
bu günahtan kendilerini muhafaza edenlere büyük sevap ve
mükafatlar vaat etmiştir. Bu konuda aşağıdaki hadislere
dikkatinizi çekiyorum:
İmam Muhammed Bakır (a.s):
"Karın ve cinsel organın iffet ve
korunmasından daha faziletli bir şeyle Allah'a ibadet
edilmemiştir."
İmam Muhammed Bakır (a.s):
"Hiç şüphesiz en faziletli ibadet, karın ve
cinsel organın iffetinin korunmasıdır."
Allah Resulü (s.a.a):
"Benden sonra ümmetim için üç şeyden dolayı
korkuyorum: Hakkı tanıdıktan sonra sapmak, saptırıcı
fitneler ve karın ve cinsel organ şehveti."
İmam Cafer-i Sadık (a.s):
"Siz anne ve babanıza iyilik edin ki
çocuklarınız da size iyilik etsin ve siz insanların
namuslarına karşı iffetli davranın ki onlar da sizin
namusunuza karşı iffetli davransınlar."
Enes İbn-i Malik diyor ki, bir gün
Allah Resulü (s.a.a) Ashabının yanına gelerek şöyle buyurdu:
"Kim benim için iki şeyin garantisini
verirse, ben de ona cennet garantisi veririm." Ashaptan
birisi "Ben bu garantiyi veriyorum" deyince, şöyle buyurdu:
"Kim bana iki çenesinin arasındakini (dilini) ve iki
ayağının arasındakini korumayı taahhüt ederse, ben de ona
cenneti taahhüt ederim."
İmam Sadık (a.s) da kendi dostlarına
şöyle buyurdu:
"Allah'tan sakının, Allah'tan sakının; İlahi
takvayı, doğru konuşmayı, emaneti eda etmeği ve karın ile
cinsel organın iffetini korumayı asla bırakmayın. Bunlara
dikkat ederseniz, cennetin yüce derecelerinde bizimle
birlikte olursunuz."
Yüce Resulullah (s.a.a)'den şu güzel
hadisi de birlikte dinleyelim:
"Allah-u Teala kendi gölgesinden başka bir
gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde, yedi kişiyi kendi
(rahmet ve lütfünün) gölgesinde yer verecektir: Adalet
sahibi imamı, Allah Azze ve Celle'nin ibadetinde büyüyen
genci, camiden çıktığında bir daha oraya dönünceye kadar
gönlü orada kalan kimse, Allah Azze ve Celle'nin itaati için
bir araya gelip Allah'ın itaati için ayrılan iki arkadaş,
kimsenin olmadığı bir yerde Allah Azze ve Celle'yi
hatırlayıp gözleri yaşaran (ağlayan) kimse, hasep ve nesep
sahibi güzel bir kadının, kendisini (günaha) davet ettiği
halde "Ben Allah'tan korkuyorum" deyip (onu reddeden) kimse
ve sadaka verip de verdiği sadakayı başkalarından saklayan
kimse, öyle ki sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi
olmasın (mübalağa için söylenmiştir)."
Bu konuda bir ibretli öykü daha:
Allah Resulü (s.a.a)'den şöyle
nakledilmiştir:
"Bir gün üç kişi beraberce seyahate
çıktılar. Onlar gittikleri bir dağın tepesinde bulunan bir
mağarada ibadete meşgul oldular. Bu arada dağın yukarısından
çok bir büyük taş yuvarlanıp onların bulunduğu mağaranın
ağzını kapattı ve onlar içeride mahpus oldular. (Bazı
rivayetlerde ise onlar yağan yağmurdan korunmak için o
mağaraya sığınmışlardı.) Bu durumu görüp artık oradan normal
şartlarda çıkamayacaklarını ve ölümlerinin kesin olduğunu
gören üç arkadaş: "And olsun ki bizim artık buradan çıkmamız
mümkün değildir. Gelin samimi bir şekilde Allah'a yalvarıp
her birimiz eğer Allah için halis bir amel işlemiş isek, onu
Allah'a arz edelim; belki bu vesileyle Allah bizi buradan
kurtarsın!" dediler ve başladılar anlatmaya.
Birisi şöyle dedi: "Allah'ım sen
biliyorsun ki ben çok güzel bir kadına aşık olmuştum ve ona
kavuşmak için çok mal ve servetimi harcadım ve bilahare ona
kavuştum, ama aniden cehennemi hatırlayarak senden korkup o
kadından uzaklaştım ve günaha düşmedim. Allah'ım ne olursun
bu taşı mağaranın ağzından uzaklaştır." Bu sözlerin ardından
kaya yarılıp bir miktar aralandı.
Diğeri ise şöyle seslendi Allah'a:
"Allah'ım sen biliyorsun ki ben bir grup insanı, her birini
yarım dirhem almaları karşılığında tarlamda çalışmaları için
tuttum. Onlar, işlerini bitirdiklerinde ben ücretlerini
kendilerine ödedim. Ancak onlardan birisi 'Ben iki kişinin
çalıştığı kadar çalışmışım, Allah'a and olsun ki bir
dirhemden azını almam' deyip yarım dirhemi atarak çekip
gitti. Ben onun yarım dirhemini çalıştırdım. Tohum alıp
tarlama ektim ve bir hayli ürün elde ettim. Daha sonra yarım
dirhemin sahibi gelip benden hakkını istedi. Ben de yarım
dirhem yerine ona (paranın aslı ve karıyla birlikte) tam on
sekiz bin dirhem ödedim. Allah'ım, sen biliyorsun ki ben
bunu senden korktuğum için yaptım. Ne olursun bu taşı
mağaranın ağzından uzaklaştır." Bu sözlerin ardından da
kayanın yarığı biraz daha genişledi, öyle ki dışarıyı
görüyor ama çıkamıyorlardı.
Üçüncü şahıs ise şöyle yalvardı
Allah-u Teala'ya: "Allah'ım sen biliyorsun bir gün benim
annem ve babam evde uyumuşlardı. Ben bir ara bir kap süt
doldurup içmeleri için onların yanına getirdim. Kabı bırakıp
gitmek istedim, ama içine bir haşarat falanın girmesinden
korktum. Uyandırmak istedim, ama belki rahatsız olurlar diye
buna da gönlüm razı olmadı. Bu halde başlarının ucunda onlar
kalkıncaya kadar bekledim! Allah'ım, sen biliyorsun ki ben
bunu sırf senin rızan için yaptım. Ne olursun şu taşı
mağaranın ağzından uzaklaştır!" Bu sözlerin ardından kayanın
üzerinde büyük bir yarık meydana geldi ve onlar rahatlıkla
dışarıya çıkıp kurtuldular."
Burada konumuzla alakalı olduğu için
Şeytan mel'undan da bir iki nasihat dinleyelim:
Şeytan'ın Hz. Nuh (a.s)'a öğütleri: "Ey
Nuh .. üç yerde beni hatırla; zira o üç yer, benim insana en
yakın olduğum yerlerdir; (bil ki ben o üç yerde insanı
aldatabilirim): Gazaplandığın zaman beni hatırla; iki kişi
arasında hüküm vermek istediğin zaman beni hatırla; yalnız
bir yerde (yabancı namahrem) bir kadınla yalnız başına
kaldığın zaman beni hatırla."
Hz. Musa (a.s) bir gün oturuyordu. Şeytan
mel'un başında rengarenk bir külah ile onun yanına geldi.
Külahını başından alıp bir yana koydu ve selam verdi. Hz.
Musa (a.s) kim olduğunu sordu. O da ben İblis'im, dedi.
Neden geldin diye sordu Hz. Musa (a.s). Dedi ki Allah
katında sahip olduğun yüce makamdan dolayı sana selam vermek
için buraya geldim.
"Başında ki şu külah da neyin nesi?"
diye sordu Hz. Musa. O da "Bununla insanların kalbini
çeliyorum" cevabını verdi.
Hz. Musa tekrar sordu: "Hangi işleri
insanoğlu yaptığında sen ona musallat oluyorsun.?"
Şeytan şu cevabı verdi:
"Ucba kapılıp kendisini beğendiği, amelini çok gördüğü ve
günahlarını unuttuğu vakit."
Ardından şöyle devam etti: "Ben seni
üç şeyden sakındırıyorum:
1- Hiçbir zaman namahrem bir kadınla
yalnız kalma; zira ne zaman bir erkekle bir kadın yalnız
kalırsa, üçüncüleri ben olurum.
2- Allah'a verdiğin her sözü mutlaka
yerine getir.
3-
"Bir
sadaka vermek istediğin zaman, onu (hemen) yerine getir.
Zira bir kul sadaka vermek istediği zaman ben onun yanına
takılır, onu vazgeçirinceye kadar uğraşırım."
Hz. Davud (a.s)'ın oğlu Hz. Süleyman'a şöyle
nasihatte bulunduğu rivayet edilmiştir:
"Ey oğlum, aslanın, hatta aslanların
ardında yürü, ama (namahrem) kadının ardından yürüme!"
Allah Resulü'nün şu mübarek hadisi de çok
önemlidir, buyuruyor ki:
"Her insanın zinadan bir nasibi vardır.
Gözler zina eder; onların zinası (harama) bakmaktır. Eller
zina eder; onların zinası dokunmaktır. Ayaklar zina eder;
onların zinası (harama doğru) yürümektir. Ağız zina eder;
onun zinası öpmektir. Kalp de (günahı yapmayı) kasteder,
arzular. Artık cinsel organ da o günahı yapma imkanı ya
bulur yada bulmaz."
Bu bölümü bir başka ibretli öyküyle
bitirmek istiyoruz:
İmam Sadık (a.s)'dan şöyle rivayet
edilmiştir:
"Bir kadın geminin birisinde yolculuk
yapıyordu. Meydana gelen fırtına neticesinde gemi parçalanıp
battı ve o kadın bir tahta parçasının üzerinde yüzerek bir
adaya çıktı. Adada bir müddet dolaştı ve aniden bir
haramiyle karşılaştı. Adam kadını görünce şaşırarak ona,
"Sen insan mısın, cin misin?" diye sordu ve ardından
beklemeden onun üzerine yürüyüp onunla zina yapmaya
yeltendi. Fakat bir anda kadının tir tir titrediğini gördü.
Adam kadına niye böyle yaptığını ve neden korktuğunu sordu.
O da "Bizi gören Allah'tan korkuyorum!" dedi.
Adam o ana kadar böyle bir şeyi yapıp
yapmadığını kadına sordu. O da "Hayır dedi, yapmamışım.&qu