|
Büyük İslâm
kadını, mu'minlerin anası, Allah
Resulü'nün (s.a.a) değerli zevcesi Hz.
Hatice (r.a) hicretten 68 yıl önce, asil
bir âilede dünyaya geldi. Babası Huveylid,
Kureyş'in büyüklerinden ve servet sahibi
birisiydi. Annesi Fâtıma ise Mekke'nin
tanınmış ve iffetli kadınlarından
sayılırdı.
Cahiliyet
zamanında yaşamalarına rağmen böyle
değerli âilede yetişen Hz. Hatice,
öylesine şeref, haysiyet, iffet ve
temizlik dolu bir hayat yaşıyordu ki
toplum içerisinde
"Tâhira"
(temiz) diye meşhur olmuştu. Halbuki
nefsânî heveslerini ve şeytanî arzularını
gerçekleştirmesi için her türlü maddî
imkana sahip idi.
O, hatta
Müslüman olmadan önce dahi, insanın değer
ve üstünlüğünü paraya-pula, dünya malına,
ırka, makama değil, onda bulunan güzel
sıfatlara, insanî ve ahlakî değerlere
bağlıyordu. O gün Mekke'nin en zengin, en
ileri gelen şahsiyetlerinin (Ebu Süfyan,
Ebu Cehil, Akabe b. Ebi Muayt gibi)
evlenme tekliflerini reddetmiş ve gözü
sürekli fazilet, insanlık, dürüstlük,
sadâkat vb. sıfatlara süslenmiş birisini
aramış ve Allah Resulü'nü tanıyıncaya
kadar başka birisiyle evlenmeye gönlü rıza
göstermemişti. Fakat Resulü Ekrem'le
tanıştıktan sonra, Hazret'in fakirlik ve
öksüzlüğüne bakmamış, bizzat kendisi
evlilik teklifinde bulunmuştu.
Hz.
Hatice'nin bir başka özelliği ise o
değerli insanın nedenli akıllı, basiret ve
dirayet sahibi oluşudur. Öyle ki babasını
cahiliyet zamanında meydana gelen
"Ficar"
harbinde kaybetmesinin ardından,
babasından kalan serveti büyük bir dirayet
ve basiretle ticarete atmış ve gün
geçtikçe servetini artırmış ve Mekke'nin
en önde gelen zenginleri arasına girmişti.
Tarih Hz.
Hatice'nin serveti hakkında şöyle diyor:
"Onun
sadece ticaret yaptığı mallarını 80 bin
deve taşıyordu. Dört yüz hizmetçi onun
ticaret ve sair işlerini yürütmekle
görevliydi."
Bu servete
sahip olan Hz. Hatice fakirlere,
düşkünlere yardım etmeği de ihmal etmemiş
ve bu adetini Resulullah'la evlendikten
sonra da devam ettirmişti."
Evet, küçük
bir malını kaybetmekle dünyaları yıkılan
veya başkalarına en ufak bir şey verirken
canları çıkan, çoğu insanların tam aksine
Hz. Hatice bütün servetini Hz.
Resulullah'ın ayağına dökmüş ve onun yüce
hedefi için sadece kendi servetini değil,
canını dahi adamıştı ve o yüce hedef
uğruna bütün çilelere severek katlanmıştı.
Burada Hz.
Hatice'nin Hz. Resulullah'la evlenme
olayına geçmeden önce şunu hatırlatmamız
gerekir ki bir çok muhakkik âlim ve
tarihçinin de dediği ve çeşitli
delillerle ispatlamaya çalıştığı gibi, Hz.
Hatice Resul-i Ekrem'den (s.a.a) önce
kimseyle evlenmemiş ve bâkire olarak Allah
Resulü ile ilk evliliğini
gerçekleştirmiştir. Biz makalemizin
sonunda bu iddiayı delilleriyle birlikte
sizlere ispatlamaya çalışacağız inşallah.
Evet
dediğimiz gibi Hz. Hatice uzun yıllar
beklemiş ve bütün Kureyş kabilelerinin
büyüklerini reddederek Resulullah gibi
manevi değerlerle donatılmış birisini
aramış ve karşılaşınca da bizzat kendisi
evlenme teklifinde bulunmuştur. Öte yandan
Allah Resulü de Hz. Hatice kendisinden bir
hayli yaşlı olmasına rağmen, onda gördüğü
fazilet, iffet ve insanî değerlerden
dolayı onun evlilik teklifine seve-seve
olumlu cevap vermiş ve evlenmişti.
Bazı batılı
yazarlar, İslam'a ve Resulullah'a olan
düşmanlıklarından dolayı, Allah Resulü'nün
Hz. Hatice'nin servetinden dolayı onunla
evlendiği ortaya sürmüşlerdir. Halbuki
Resulullah'ın hayatını az da olsa
araştıranlar biliyorlar ki Resulullah'ın
asla değer vermediği şeylerden birisi de
dünya malı idi. Kaldı ki evlenme
teklifinde bulunan, bizzat Hz. Hatice'nin
kendisi idi, Resulullah (s.a.a) değil.
Sonra Resul-i Ekrem'in evlendikten sonra
Hz. Hatice'ye gösterdiği sevgi muhabbet
ve saygı (ki bu Hz. Hatice'nin ölümünden
sonra bile bütün sıcaklığıyla devam etmiş
ve hatta bu durum bazı diğer hanımlarının
kıskançlık duygularını kabartmış ve
Resulullah'a itirazda bulunmuşlardı) en
açık şekilde Allah Resulü'nün Hz.
Hatice'nin serveti değil, fazilet ve
insanî değerlerinden dolayı onunla
evlendiğini gösteriyor. Evlendikten sonra
dahi Hz. Hatice, gönüllü olarak servetini
İslâm yoluna harcamış ve hiçbir zaman
Resulullah bu konuda bir teklifte
bulunmamıştı. Nitekim bu servetin hepsi
İslâmî hedefler uğruna harcanmış ve
kendilerine hiçbir şeyi biriktirmemişlerdi.
Şimdi tekrar
Hz. Hatice'yle Resul-i Ekrem'in (s.a.a)
evlenme olayına dönelim. Önce de dediğimiz
gibi, bu iki büyük şahsiyeti birbirine
yakınlaştıran ve hayatlarını
birleştirmelerine vesile olan şey, asla
maddî değil, tamamıyla manevî ve İlahî
sâiklerden ibaretti. Şimdi bu iddiamızı
kanıtlayan delillerden sadece bir kaçını
sizlere aktarmakla yetineceğiz:
1-Hz.
Hatice'nin kölesi olan ve Hz. Muhammed'le
(s.a.a) ticaret seferine çıkan Meysere
isimli zat, yolculuk esnasında Kureyş
Emini'nde gördüğü kerametleri ve Şam
rahibinden onun hakkında duyduğu sözleri
Hatice'ye anlatırken Hz. Muhammed'e karşı
içinde aşırı bir sevgi duyarak şöyle
diyordu:
"Yeter
artık Meysere! Muhammed'e karşı sevgimi
iki kat artırdın; git seni azâd ettim;
karın da senin olsun; ayrıca iki yüz
dirhem, iki at ve bir kıymetli elbiseyi
sana bağışladım."
Ondan sonra Meysere'den duyduklarını Arap
bilgini Varaka b. Nevfel'e anlatıyor;
Nevfel de: "Bu kerametlerin sahibi Arabî
Peygamber'dir"
diyordu.
2-Bir gün
Hz. Hatice evinde oturmuş, cariye ve
köleleri etrafını sarmıştı. Bir Yahudi
âlimi de o mecliste bulunuyordu. Bu sırada
Kureyş genci (Hz. Muhammed (s.a.a) )
Hatice'nin evinin yanından geçiyordu.
Yahudî âliminin gözü Peygamber'e ilişti.
Peygamber'den birkaç dakikalığına meclise
katılmasını istedi. Resul-i Ekrem (s.a.a)
Yahudî âliminin ricası üzerine meclise
katıldı. Hz. Hatice Yahudî âlimine dönerek
şöyle dedi:
"Eğer
onun amcaları senin bu soruşturma ve
teftişlerinden haberdar olurlarsa,
kuşkulanır ve kötü bir tepki gösterirler;
çünkü onlar yeğenleri hususunda
Yahudîlerden korkuyorlar."
Yahudî âlimi bu sözleri duyunca
"Sen
ne diyorsun? Muhammed'e kim zarar
verebilir? Oysa Allah onu, nübüvvetin
hatmi ve halkın hidâyeti için seçmiştir"
dedi. Hatice, "Onun böyle bir makama
erişeceğinin delili nedir?" diye sorunca,
o şu cevabı verdi:
"Ben
ahir-üz zaman peygamberinin alametlerini
Tevrat'ta okumuşum. Onun alametlerinden
bazıları şöyledir: Onun babası ve annesi
ölür; ceddi ve amcası onu himayeleri
altına alırlar. O Kureyş'ten bir kadınla
evlenir."
Sonra Hatice'ye dönerek şöyle dedi:
"Ne
mutlu onun eşi olma iftiharını elde eden
kadına!"
3-Arap
bilginlerinden olan Hatice'nin amcazadesi
Varaka'nın Ahdeyn (Tevrat ve İncil)
kitapları hakkında çok bilgisi vardı.
Varaka defalarca şöyle demişti:
"Kureyş'ten
bir kişi, Allah tarafından insanları
hidayet etmek için görevlendirilecek ve
Kureyş'in zengin kadınlarından biriyle
evlenecektir."
Hatice de
Kureyş'in zengin kadınlarından olduğu için
Varaka ara sıra ona, "Bir gün gelir ki
yeryüzünün en üstün, en şerefli erkeğiyle
evlenirsin" diyordu.
4-Bir gece
Hz. Hatice rüyasında güneşin Mekke
üzerinde döndüğünü ve yavaş yavaş aşağı
inerek onun evine girdiğini gördü.
Rüyasını Varaka'ya anlattı. Varaka onun
rüyasını şöyle tabir etti: "Şöhreti âlemi
tutacak büyük birisiyle evleneceksin."
İşte bütün
bunlar ve Allah Resulü'nün harikulade
şahsiyeti ve manevî faziletleri, Hz.
Hatice'nin yıllardır düşlediği ve o yaşa
kadar beklediği yegâne insanı ona
tanıtmıştı. Hz. Hatice, bilahare Hz
Muhammed (s.a.a) ile evlenmeye karar
vererek, bir vasıtayla bu arzusunu ona
bildirdi. Resul-i Ekrem de, onda olan
değerleri, onun fazilet, iffet ve
dirayetini bildiği için bu isteğine olumlu
cevap verdi.
Evlenmenin
nasıl gerçekleştiği hakkında tarihçiler
şöyle yazıyorlar: Hz. Hatice'nin bizzat
kendisi bu evliliğe meyilli olduğunu
açıklayarak şöyle demişti:
"Amca
oğlu! Ben senin kendi kavmin arasında olan
izzet ve azametin, doğruluğun
emanettarlığın ve güzel huyun için seninle
evlenmek istiyorum."
Kureyş'in Emini de ona şöyle cevap
vermişti: Amcalarıma haber verip onlara
danışmam gerekir."
Bu bazı tarihçilerin yazdığıdır. Fakat
tarihçilerin çoğu Hz. Hatice'nin mesajını
Aliyye kızı Nefise'nin şu şekilde
Peygamber'e ulaştırdığını yazıyorlar:
"Ya
Muhammed! Niçin hayatını temiz bir eşle
aydınlatmıyorsun? Eğer seni güzelliğe
servete, şerâfet ve izzete davet edersem
kabul eder misin? Peygamber:
"Kimi
kastediyorsun?" deyince, "Hatice'yi" diye
cevap verdi. Peygamber şöyle buyurdu: "Hatice
bu işe razı olur mu? Onunla aramızda çok
fark vardır! Nefise, "Ben onu razı ederim;
yeter ki sen bir vakit tayin et de
Hatice'nin vekili Amr b. Esed ile senin
akrabaların bir araya toplansınlar ve
nikah merasimini yerine getirsinler"
dedi.
Resul-i
Ekrem bu hususta değerli amcası Ebu
Talib'e danıştıktan sonra, Kureyş
büyüklerinin de katıldığı görkemli bir
toplantı düzenlendi. Önce Ebu Talip
Allah'a hamd ü senâyla başlayan bir hutbe
okuyarak yeğenini tanıttı. Ardından
Hatice'nin akrabalarından olan Varaka b.
Nevfel de bir hutbe okuyarak Hz.
Muhammed'in ve kavminin üstünlük ve
fazlını itiraf edip bu evliliğe razı
olduklarını ilan etti. Nikah akdi okundu
ve mihriye olarak dört yüz dinar veya bazı
rivîyetlere göre yirmi deve tayin edildi
ve böylece izzet, fazilet ve saâdet dolu
bir hayatın temeli atılmış oldu.
Bu mübârek
evlilik takriben 15 yıl sürdü ve Hz.
Hatice 65 yaşında iken gözlerini dünyaya
kapadı ve şeref, izzet ve iftihâr dolu bir
hayatı geride bıraktı. Hz. Resul-i Ekrem
(s.a.a), Hz. Hatice hayatta olduğu
müddetçe başka biriyle evlenmemiş ve ona
olan sonsuz saygı ve muhabbetini böylece
ortaya koymuştu.
Hz. Hatice,
Resul-i Ekrem (s.a.a) peygamberliğe
seçilir seçilmez ona iman etmiş ve böylece
ilk Müslüman kadın olma iftiharını da
diğer iftiharlarına eklemişti. O yüce
kadın, Allah Resulü'ne (s.a.a) iman
ettikten sonra dâima Resulullah'ın yanında
olmuş ve bu büyük görevinde var gücüyle
ona yardımcı olmaya çalışmıştı. Bu
doğrultuda bütün kınamalara, bütün
çilelere, işkencelere katlanmış ve uzun
müddet Mekke'de ilk Müslüman olan erkek
Hz. Ali (a.s) ile birlikte tek başlarına
Resulullah'ın yanında yer alarak, onunla
birlikte müşriklerin gözü önünde Mescid-ül
Haram'da namaza durmuş ve bütün bir küfür
ve şirk cephesine karşı durmuşlardı.
Hz.
Hatice'nin bir başka özelliği, Allah
Resulü'nün mübarek neslinin ondan devam
etmesidir. Zira Hz. Mâriye hariç (ki onun
oğlu İbrâhim küçük yaşta vefat etmiştir)
diğer hanımlarının hiçbirisinin çocuğu
olmamıştır.
Evet Hz.
Hatice, Fâtıma gibi bir evladı dünyaya
getirme saadetine nâil olmuş ve
Resulullah'ın mübarek nesli kendisinden
devam etmiş ve hepsinden önemlisi on bir
masum imamın büyük annesi olma şerefini
kazanmıştır. Hz. Hatice'nin erkek
evlatları ise küçük yaşta dünyadan gitmiş
ve yaşamamışlardır. Hz. Hatice'ye isnâd
edilen Zeynep, Ümm-ü Külsüm ve Rukayye
isimli kızlar hakkında ise ihtilaf vardır.
Bazıları onların da Hz. Hatice ve Hz.
Peygamber'in evlatları olduğunu söylemiş;
bazıları ise Hz. Hatice'nin önceden
başkalarıyla evlendiğini söyledikleri için
onların Hz. Hatice'nin önceki kocalarından
olduklarını ve böylece Hz. Muhammed'in
üvey evlatları olduğunu söylemişlerdir.
Ancak sonra da ispatlayacağımız üzere Hz.
Hatice önceden evlenmediği için bu görüş
yanlıştır.
İnşallah
delilleriyle ispatlayacağımız üzere bu
kızlar Hz. Hatice'nin kız kardeşi
"Hâle"nin
kocasının kızlarıdır ki kocasının vefat
etmesi üzerine onlarla birlikte bacısı Hz.
Hatice'nin himayesi altına girmiş; daha
sonra Hâle de vefat edince Hz. Hatice'nin
kefaleti altında kalan kızlar, Hz Hatice
Resulullah'la evlendikten sonra Allah
Resulü'nün kefaleti altına girmiş ve
onların saâdet hânelerine intikal
etmişlerdir. Biz, konunun dağılmaması için
bu bölümü makalenin sonunda ayrıyeten ele
alıp delilleriyle birlikte ispatlamaya
çalışacağız.
Burada Hz.
Hatice'nin makam ve faziletinin daha iyi
anlaşılması için Resulullah'ın bazı
hadislerini nakletmeği uygun buluyoruz:
Bir
hadisinde şöyle buyurmuştur:
"Hatice
cennetin faziletli kadınlarındandır."
Hz. Ali (a.s)
den şöyle nakledilmiştir:
"Resulullah
(s.a.a) bir gün hanımlarının yanında
Hatice'den söz ederek ağladı. Buna
kıskanan Âişe:
"Beni
Esed'in şu kırmızı, ihtiyar kadınının
neyine ağlıyorsun? Allah sana daha genç
birisini nasip etmemiş mi?" diye itirazda
bulundu. Allah Resulü buna çok rahatsız
oldu; öyle ki başının tüyleri titremeye
başladı ve şöyle buyurdu:
"Hayır
Allah'a andolsun ki, Hatice'den daha
iyisini bana nasip etmemiştir. O, korku ve
buhran dolu bir zamanda bana iman etti ve
İslâm yolunda her türlü fedakarlıktan ve
bana yardımdan geri durmadı."
Yine şöyle
buyurmuştur:
"Allah'a
andolsun ki, Allah bana Hatice'den daha
iyisini nasip etmemiştir; her kes beni
inkar ettiği sırada, o bana iman etti. Her
kes beni yalanladığı zaman, o beni tasdik
etti. İnsanlar beni mallarından mahrum
bıraktıkları sırada, o, kendi servetiyle
benim yardımıma koştu. Allah, ondan bana
evlat nasip etti (başka hanımlarımdan
değil)."
Evet Allah
Resulü Hz. Hatice'yi vefatından sonra da
hiçbir zaman unutmaz ve hatta Hatice'nin
dostları ve arkadaşlarına dahi fevkalade
saygı gösterir ve sürekli onlara hediyeler
gönderir ve iyilikte bulunurdu.
Hz.
Hatice'ye fazilet ve üstünlük olarak bu
yeter ki Allah-u Teâla Cebrail (a.s)
vasıtasıyla ona selam gönderiyordu. Bunu
son olarak vereceğimiz ziyâret metninde
görebilirsiniz.
Evet Allah
Resulü'nün gözünde böyle yüce bir makam ve
değer sahibi olan ve onun en büyük
yardımcılarından sayılan birisinin,
ayrılığı ve vefatı da pek tabiidir ki onun
derinden yaralanmasına ve üzülmesine neden
olsun. Nitekim de öyle olmuş ve Resulullah
(s.a.a) Hz. Hatice ile birlikte, diğer
büyük hâmisi Hz. Ebu Talib'i de aynı yılda
kaybedince o yıl
"Hüzün
Yılı"
diye adlandırılmıştır.
Artık iki
büyük hamî, âhiret yurduna göçmüş, ama her
biri yerine bir diğer hâmiyi bırakıp
gitmişlerdi. Ebu Talip, oğlu Hz. Ali'yi (a.s)
ve Hatice, kızı Hz. Fatıma'yı (a.s).
Artık bu görev onların omuzlarına ağırlık
etmekteydi.
Allah Resulü
hastalanıp ölüm döşeğine düşen Hz.
Hatice'nin başucuna gelip onu şöyle
müjdelemişti:
"Ey
Hatice, sevin ki Allah seni İmran kızı
Meryem ve Firavun'un zevcesi Asiye'yle
eşit kılmıştır."
Allah'ın
selamı rahmet ve bereketi o yüce İslâm
kadınının üzerine olsun ve bizi onun ve
kızı Fâtıma'nın, kocasının ve evlatlarının
yolundan ayırmasın ve kıyamette
şefaatlerine nâil eylesin.
Evet Hz.
Hatice, hayatının bütün yönleriyle, iffeti,
hayası, takvâ ve temizliği, ibâdet ve
itâati, fedakarlık ve dünyaya meyilsizliği,
kocasına olan itâat ve teslimiyeti ve
Allah yolunda ona yardımıyla ve bilahare
yetiştirdiği evlatlarıyla bizler için
büyük örnektir.
Burada son
olarak hem Hz. Hatice'nin faziletlerini
daha iyi anlamak, hem de onu ziyâret etmek
için Hz. Hatice için nakledilen şu
ziyâretnameyi de tercümesiyle birlikte
huzurunuza takdim ediyoruz:
"Selam
olsun sana, ey mü'minlerin anası. Selam
olsun sana, ey Resullerin efendisinin
zevcesi. Selam olsun sana, ey dünya
kadınlarının efendisi olan Fâtımet-üz
Zehrâ'nın anası. Selam olsun sana, ey ilk
iman eden kadın. Selam olsun sana, ey
malını, servetini Seyyid-ül Enbiyâ'nın
yardımında sarfeden, ona elinden gelen
hiçbir yardımı esirgemeyen ve düşmanlar
karşısında onu müdâfaa eden. Ey Cebrâil'in
kendisine selam verdiği ve yüce Allah'tan
kendisine selam getirdiği kimse. Ne mutlu
sana Allah'ın verdiği fazl-u ihsandan
dolayı. Allah'ın selamı, rahmet ve
bereketi senin üzerine olsun."
HZ.
HATİCE ALLAH RESULÜ'NDEN
BAŞKASIYLA
EVLENMEMİŞTİR
Önceden de
hatırlattığımız gibi, bu bölümde Hz.
Hatice'nin Resulullah'tan başkasıyla
evlenmediği görüşünü ispatlamaya
çalışacağız.
Bazı
tarihçiler, Allah Resulü'nün evlendiği
hanımlarının (Âişe hariç) hepsinin dul
olduğunu, Hz. Hatice'nin ise,
Peygamber'den önce, Atiq b. Âbid-il
Mahzûmî ve Ebû Hâle et-Temîmî, isimli iki
şahısla evlendiğini, hatta bunlardan evlat
sahibi olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Ancak biz bu
rivâyetlerin doğruluğundan şüpheliyiz ve
bunların uydurulmasında, daha çok siyasi
emellerin yattığını ve bazıları için
fazilet ve üstünlük üretmenin
amaçlandığını düşünmekteyiz. Bu konudaki
bazı delillerimizi kısaca şu şekilde
sıralayabiliriz:
1-Her şeyden
önce bu rivâyetleri inceleyen bir kimse,
onların arasında bir çok çelişki ve
ihtilafların bulunduğunu açıkça görebilir.
Örneğin, bazı rivâyetlerde Ebû Hâle
künyesini taşıyan şahsın isminin "Nebbâş
b. Zurâre", bazısında "Zurâre b. Nebbâş",
bazısında "Hind", bazısında ise "Mâlik"
olduğu geçmektedir. Bazı rivâyetler onun
sahâbî olduğunu, bazısı ise olmadığını
ileri sürmektedir. Bazısı onun Atiq'ten
önce, bazısı ise sonra Hz. Hatice'yle
evlendiğini söylüyor. Sonra rivâyetler,
Hz. Hatice'nin bu kişilerden "Hind"
isminde bir çocuğunun olduğunu ileri
sürmüş, ancak bazısı bu çocuğun kız çocuğu
olup Atiq'e ait olduğunu, bazısı ise erkek
çocuğu olup diğer kocasına ait olduğunu
ileri sürmüşlerdir. Yine erkek olduğunu
iddia eden rivâyetlerin bazısında bu
çocuğun tâûn hastalığından öldüğü,
bazısında ise Cemel savaşında Hz. Ali'nin
cephesinde şehid düştüğü iddia edilmiştir.
2-Bu
iddiaların aksini iddia ve rivâyet eden
âlimler ve tarihçiler de vardır: İbn-i
Şehrâşub Menâkıb-ı Âl-i Ebi Talib
kitabında şöyle diyor: "...Ahmed Belâzurî,
(Ensâb-ul Eşraf kitabında, Ebulkâsım Kûfî
(El-istiğâse) kitabında, büyük Şia âlimi
Seyyid Murtaza "Eş-Şâfi" kitabında,
Şia'nın bir diğer büyük âlimi Ebu Cafer
Tûsî (Telhis-üş Şâfi) kitabında, Allah
Resulü'nün Hz. Hatice'yle bâkire olduğu
halde evlendediğini rivâyet etmişlerdir.
Ayrıca "El-Envâr-u vel-Bide" isimli
kitapta Rukayye ve Zeyneb'in Hatice'nin
kız kardeşi Hâle'nin kızları olduğu görüşü
de bu naklettiğimiz rivâyeti
güçlendirmektedir.
3-Ebulkâsım
Kûfî yine kitabında şunları kaydetmektedir:
"Eser
sahipleri ve haber nakilcilerinin (tarihçilerin)
umum, husus hepsi icmaî bir şekilde şöyle
rivâyet etmişlerdir: "Kureyş eşrâfı,
büyükleri ve zenginlerinden, Hatice'yle
evlenmek için ona talip olmayan kalmadı;
ancak o, onların hepsini reddetti ve
hiçbirisiyle evlenmedi. Sonradan
Resulullah (s.a.a) ile evlendiğinde,
Kureyş kadınları ona öfkelenerek küstüler
ve şöyle dediler: "Kureyş'in eşrâfı ve
emirleri sana talip oldular; fakat sen
onların hepsini reddedip Ebu Tâlib'in
parasız, malsız, yetim ve fakir yeğeniyle
evlendin?!"
Şimdi, böyle
bir konuma sahip olan Hatice'nin, Kureyş
büyüklerini ve eşrâfını bırakıp da Temimli
bir bedeviyle evlenebileceğini hangi akıl
sahibi ihtimal verebilir? Görüş ve teşhis
sahibi kimseler bunu en muhal, en
itibarsız sözlerden saymazlar mı?!"
4-Maddî,
manevî hiçbir değer, şan ve şöhrete sahip
olmayan bir bedeviyle evlenmesi,
kendilerini reddeden Hatice'yi yermek, onu
küçümseyip alay etmek için Kureyşlilerin
elinde en iyi bir koz ve en güzel bahane
değil miydi? Resulullah'la evlendiğinde
olduğu gibi. Halbuki hiçbir kaynakta böyle
bir şeye rastlanmamıştır.
Bazıları,
Haris b. Ebî Hâle isimli birisinden
bahsederken, onun Hatice'nin oğlu olduğu
ve Mekke'de Allah Resulü davetini ilk
açığa vurduğunda, Müslümanların verdiği
ilk şehid olduğunu iddia etmiş ve bunu,
Hz. Hatice'nin önceden başka birisiyle
evlendiğine delil olarak göstermeğe
çalışmışlardır.
Buna
cevabımız şudur ki evvelâ bu şahsın Hz.
Hatice'nin oğlu olduğu iddiası hiçbir
delile dayanmamaktadır ve zâhiren Hz.
Hatice'nin Ebu Hâle isminde birisi ile
evlendiği rivâyetine dayanmaktadır. Biz de
zaten bunun yanlış olduğunu ispatlamağa
çalışmaktayız.
Saniyen "Haris"
denen bu şahsın ilk İslâm şehidi olduğu
iddiası da doğru değildir; zira bu
iddiayla çelişen bir çok meşhur rivâyet
mevcuttur. Örneğin İbn-i Abbâs'tan şöyle
rivâyet edilmiştir. "Ammâr'ın babası ve
annesi öldürüldüler ve o ikisi
Müslümanlardan ilk şehid düşen kimselerdir."
Yine sahih
bir senetle şöyle rivâyet edilmiştir:
"İslam'da
ilk şehid Sümeyye'dir (Allah ona rahmet
eylesin.)"
Aynı şey
Mücahid'den de nakledilmiştir.
Bazıları,
Sümeyye'nin ilk kadın şehid, Haris'in ise
ilk erkek şehid olduğunu iddia etmek
istemişlerse de bu iddia da geçersiz bir
iddiadır; zira evvela İbn-i Abbas'ın
rivâyeti gereği ilk erkek şehid de
Ammar'ın babası Yâsir'dir. Saniyen şehid
kelimesi bir çok diğer kelime gibi
Arapça'da kadın erkek arasında müştereken
kullanılan bir kelimedir. Nitekim yukarıda
naklettiğimiz rivâyette aynı Sümeyye için
şehid tabiri kullanılmıştı.
HZ.
HATİCE'DEN OLDUĞU SÖYLENEN
RESULULLAH'IN KIZLARI
Eb-ul As
b.Rabi' ve Osman b. Affân ile evlendikleri
söylenen Zeynep, Rukayye ve Ümm-ü Külsüm
isimli kızlara gelince, bunların da yine
bir çokları tarafından Resulullah'ın Hz.
Hatice'den dünyaya gelen kızları olduğunu,
birisinin Ebul'âs b. Rabi' ile
diğerlerinin de Osman b. Affân ile
evlendikleri iddia edilmiş ve daha çok bu
görüş şöhret kazanmıştır. Fakat bize göre
bu iddia da doğru değil ve söz konusu
kızlar Resulullah'ın gerçek kızları
değillerdir.
Bu
görüşümüzün delillerini de aşağıda kısaca
açıklamaya çalışacağız:
Evvela bu
görüşü reddeden ve başka bir görüş ileri
süren tarihçiler, de vardır. Ebulkâsım
Kûfî ve diğer bazıları şöyle
kaydetmişlerdir: "Hatice'nin "Hâle"
isminde bir kız kardeşi vardı. Benî Mahzûm
kabilesinden birisi onunla evlenince onun
için "Hâle" isminde bir kız çocuğu doğurdu.
Hatice'nin bacısı bu adamdan ayrıldıktan
sonra bu sefer Benî Temim kabilesinden Ebu
Hind isminde birisiyle evlendi; onun için
de "Hind" isminde bir çocuk doğurdu. Beni
Temim'den olan bu adamın Hâle'den başka
bir eşi daha vardı ki ondan da Zeynep ve
Rukayye isminde iki kız çocuğu oldu; sonra
Zeynep ve Rukayye'nin anneleri, ardından
da babaları vefat etti; bunun üzerine
Hâle'nin o adamdan olan Hind isimli çocuğu
babasının kabilesine döndü. Ortada kalan "Hâle"
ve kocasının iki çocuğu Zeynep ve
Rukayye'yi de Hz. Hatice kendi yanına aldı.
Sonradan Hz. Hatice Resulullah'la evlenip,
Hâle de vefat edince Zeynep ve Rukayye
isimli çocuklar Hz. Hatice ve
Resulullah'ın kefâleti altına girdiler...
Öte yandan Araplar, üvey evladı da gerçek
evlat telakki ettikleri için bu iki kız da
Resulullah'ın kızları olarak anılmaya
başlandı. Halbuki bunlar Peygamber'in
değil, Hâle'nin kocası Ebu Hind'in kızları
idiler..."
Görüldüğü
gibi Hz. Hatice'ye isnad edilenler, bacısı
hakkında söylenenlere bir çok açıdan
benzerlik arz etmektedir. Belki de Hz.
Hatice hakkında (kasıtlı veya kasıtsız)
yapılan yanlışların bir çoğu da buradan
kaynaklanmaktadır.
Saniyen,
söz konusu kızların Peygamber'in (s.a.a)
kızları olduğunu iddia edenlerin
kendilerinin naklettikleri rivâyetler
arasında akıl almaz çelişkiler mevcuttur;
mesela bir taraftan şöyle rivâyet
ediyorlar: "Rukayye ve Ümmü Külsüm
cahiliyyet zamanında "Ebu Leheb'in iki eli
kurusun; kurudu da" âyeti nazil olduğunda,
Ebu Leheb ve eşi, babalarının dinine
girdiklerini gerekçe göstererek
çocuklarına Resulullah'ın kızlarını
boşamalarını emrettiler; onlar da henüz
cinsel bir ilişkide bulunmadan eşlerini
boşadılar. Ardından Osman b. Affân Rukayye
ile evlenip onunla birlikte Bi'setin
beşinci yılında Habeşe'ye hicret etti. O
sırada hamile olan Rukayye, geminin
içerisinde çocuğunu bir kan pıhtısı
halinde düşürdü. Daha sonra Habeşe'den
döndüklerinde Medine'de vefat etti.
Diğer
taraftan aynı adamlar yine şöyle rivâyet
ediyorlar; mesela Makdisî diyor ki: "Hatice
cahiliyyet zamanında, Abd-û Menaf isminde
bir erkek çocuk, İslam'dan sonra ise iki
erkek ve dört kız çocuğu olmak üzere şu
isimdeki çocukları doğurmuştur: Kâsım; (ki
bu çocuğa atfen Allah Resulü'ne "Ebul
Kâsım" deniyordu), bu çocuk büyüyünceye
kadar yaşadı, sonra vefat etti.
Küçük yaşta
vefat eden Abdullah, Ümm-ü Külsüm, Zeyneb,
Rukayye ve Fâtıma."
Veya
Kastalânî ve Diyarbekrî şöyle diyorlar:
"Allah Resulü'nün bi'setten önce Abd-û
Menâf isminde bir çocuğu oldu ve bununla
birlikte Resullah'ın çocuklarının sayısı
on ikidir; Abd-û Menâf hariç hepsi
İslâm'dan sonra dünyaya gelmişlerdir."
Zübeyr b.
Bekkâr ve diğer bir çoğundan ise şu
bilgiler rivâyet edilmiştir: "Abdullah,
sonra Ümm-ü Külsüm, sonra Fâtıma, daha
sonra da Rukayye, hepsi sırayla İslam'dan
sonra dünyaya gelmişlerdir."
Tarihçi
Süheylî de Resulullah'ın bütün
çocuklarının İslâm zamanında doğduğunu
kaydetmektedir."
Yine
bazıları, Rukayye'nin hepsinden, hatta Hz.
Fâtıma'dan küçük olduğunu söylemişlerdir."
Şimdi bütün
bunlardan sonra, Rukayye ve Ümm-ü
Külsüm'ün cahiliyyet zamanında Ebu
Leheb'in çocuklarıyla evlendiğini nasıl
iddia edebiliyor ve bu açık çelişkiyi
göremiyorlar?!
Yine
İslam'dan sonra dünyaya gelen Rukayye'yi
hemen Osman'la evlendirebiliyorlar;
halbuki bütün tarihlerin yazdığına göre
Habeşe'ye birinci hicret, bi'setin 5.
yılında gerçekleşmiştir. Hatta eğer
İslam'ın ilk yılında dünyaya geldiğini
kabul etsek dahi beş yaşındaki bir çocuğun
nasıl evlendiğini ve hemen hamile kalıp
gemide çocuk düşürdüğünü söyleyebiliriz?!
Kaldı ki onlar daha da ileriye gidip önce
Ebu Leheb'in çocuklarıyla evlendiriyor;
sonra da boşatıp, Osman b. Affan'la
evlendiriyorlar!!
Yine
diyorlar ki: "Ebu Leheb ve eşi, "Mesed"
suresi indiğinde, çocuklarına,
Resulullah'ın kızlarını boşamalarını
emrettiler. Onlar da boşadıktan sonra,
Osman b. Affan Rukayye ile evlendi."
Bu da yine
bir çok rivayetleriyle çelişmektedir; zira:
a)-Bir çok
rivâyete göre (ki doğrudur da) bu sure,
Müslümanlar Şi'b-i Ebi Tâlib'de muhasara
altında tutuldukları sırada inmiştir.
Bu ise önceki söyledikleriyle
çelişmektedir. Zira söz konusu muhasara
bi'setin altıncı yılında gerçekleşmiştir.
Yani Habeşe hicretinden bir yıl sonra.
Gördüğünüz gibi iki rivâyet arasında
yılların fasılasını gerektiren bir çelişki
söz konusudur.
Bazıları bu
surenin "Yakın akrabalarını korkut" (Şuarâ,
214) âyeti indikten sonra gerçekleştirilen
toplantıda, Ebu Leheb'in Resulullah'a
hakaret etmesinin ardından nazil olduğunu
söylemişlerse de bu doğru değildir. Zira
hem ayetlerin siyâkı, hem de bu konudaki
rivâyetler
bu surenin âyetlerinin toplu bir şekilde
nâzil olduğunu göstermektedir. Bu surenin
son âyetlerinde Ebu Leheb'in eşi Ümm-ü
Cemil'in Allah Resulü'ne ettiği eziyet
dile getirilerek şiddetli bir şekilde
kınanmıştır.
Açıktır ki
Kureyşlilerin Resulullah'a eziyetleri
biraz önce verdiğimiz İnzar âyeti indikten
sonra, Resulullah'ın onların ilahlarına ve
düşüncelerine açıkça karşı çıkmasının
ardından başlamıştır.
Bu sure (Mesed)
hakkında nakledilen diğer bir rivâyet de
bizim bu sözümüzü te'yid etmektedir; şöyle
ki: "Allah Resulü'nü görmek için gelen
elçi heyetler, Resulullah'ı amcası Ebu
Leheb'e sorar ve "Sen onu daha iyi
bilirsin" diye Peygamber (s.a.a)
hakkındaki görüşlerini almak isterlerdi. O
da onlara, "Bu adam sihirbazdır" cevabını
verir; onlar da Resulullah ile görüşmeden
geri dönerlerdi. Yine bir gün gelen bir
heyete aynı cevabı verdi; fakat ne
hikmetse bunlar, öncekilerin aksine "Şu
adamı görmeden geri dönmeyeceğiz" dediler.
Ebu Leheb bu sefer şöyle dedi: "Biz uzun
zamandır, hala onu, delilikten kurtarmaya
çalışıyoruz; kahrolası adam!"
Ebu Leheb'in
bu sözleri Resulullah'a ulaşınca Hazret
buna üzüldü ve (Allah Resulü'ne teselli
amacıyla) bu sure nazil oldu. Öte yandan
biliyoruz ki çeşitli temsilci heyetlerin
Mekke'ye gelerek Resulullah ile
görüşmeleri, İnzar âyetinin inmesinden
yıllar sonra gerçekleşmeye başlamıştır. Bu
da gösteriyor ki "Mesed" suresinin İnzar
âyetiyle ilintili olarak inmesi yersiz
bir iddiadan ibarettir.
Burada
üzerinde durulması gereken bir diğer husus
ise şudur: "Eğer Rukayye ve Ümmü Külsüm'ün
"Mesed" suresinin inmesi ve müşriklerin
eziyetlerinin başlamasının ardından
boşanmalarının gerçekleştiğini söylersek,
o zaman şu sorunun cevabını vermemiz
gerekecektir ki, neden o uzun zamana kadar,
Ebu Leheb'in çocukları hiçbir mazeret ve
engel bulunmadığı halde eşleriyle cinsel
ilişkide bulunmamışlardı? Halbuki yine
aynı rivâyetlerin açık iddiasına göre
Osman onlardan birisiyle evlenir evlenmez
cinsel ilişkiye girerek hemen hamile
bırakmış ve eşi Habeşe'ye giderken gemide
çocuk düşürmüştü!!
Öte yandan
Mısırlı büyük yazar Tevfik Ebu İlim'in "Tarih-u
Ehl-il Beyt" isimli kitabında naklettiği
bir rivayet de dikkatimizi çekmiş ve
yukarıda bahsettiğimiz görüşlere daha bir
şüpheli bakmamıza vesile olmuştur. O şöyle
diyor: "...Rukayye'ye gelince, o Utbe b.
Ebî Leheb ile evlenmiş ve henüz onun
eşiyken vefat etmiştir."
Bu rivâyet
gereği Ebu Leheb'in oğlunun Rukeyye'yi
boşadığı iddiası da şüpheli duruma
düşmekle birlikte, buna gösterdikleri
sebep (Mesed suresinin inişi ve kızların
Müslüman oluşu) de itibarını kaybeder ve
surenin Şi'b-i Ebi Tâlip muhasarası
zamanında nâzil olduğu iddiası daha da
güçlenmiş olur.
Bir Başka
Çelişki:
Zübeyr b.
Bekâr ve ibn-i Esâkir, Cafer b.
Muhammed'den, o da babasından şöyle
rivâyet etmektedir: "Resulullah'ın oğlu
Kâsım Mekke'de vefat etti; Allah Resulü
oğlunun defin merasiminden dönüşünde, Âs.
b. Vâil ve oğlu Amr b. Âs'ın yanından
geçerken, Âs Resulullah'ı gördüğünde "Şimdi
ben şunu kızdıracağım" dedi ve şöyle devam
etti: "Hiç şüphesiz bu adam artık soyu
kesik, ocağı sönük duruma düştü." Bunun
üzerine Allah'u Teala "Hiç şüphesiz soyu
kesilen sana kin ve buğz besleyen
düşmanındır."
ayetini indirdi.
Bir diğer
rivâyette ise şöyle diyor: "Önce
Resulullah'ın oğlu Kâsım dünyaya geldi,
sonra Zeynep, sonra Abdullah, sonra Ümm-ü
Külsüm, Fâtıma, daha sonra da Rukayye.
Sonra önce Kâsım, daha sonra da Abdullah
vefat edince Âs b. Vâil "Onun nesli
kesildi; o ebterdir" deyince söz konusu
ayet nâzil oldu."
Bazıları âyetin, Âs b. Vâil değil, oğlu
Amr b. Âs hakkında nâzil olduğunu rivâyet
etmişlerdir.
Süddî ve İbn-i Abbâs'ın rivâyetinde,
Resulullah'ın bir oğlunu, bir diğer
rivâyette ise bir evladının vefatının
ardından Âs b. Vâil'in söz konusu sözü
söylemesi üzerine indiği nakledilmektedir.
Meşhur sözü söyleyenin, Âs. B. Vâil değil,
Akabe b. Ebi Muayt
veya Ebu Leheb
veya Kureyş
olduğu da söylenmiştir.
Hatta bir
rivâyette Resulullah'ın oğlu İbrahim'in
vefatı münasebetiyle Ebu Cehl'in
Resulullah hakkında söylediği sözler
üzerine söz konusu âyetin nâzil olduğu
söylenmektedir.
Öte yandan tarihçiler arasında; Kasım'ın
Resulullah'ın (s.a.a) en büyük evladı
olduğu meşhurdur.
Önceden verdiğimiz rivâyet ise Kâsım'ın
bi'setten sonra vefat ettiğini,
Abdullah'ın ise Kâsım'dan bir ay sonra
vefat ettiğini söylüyordu. Buna bir de
kesinlik kazanan Abdullah'ın bi'set
sonrası doğup vefat ettiği gerçeğini
eklersek olay daha bir netlik kazanmış
olacaktır.
Aşağıdaki
rivâyetleri de göz ardı etmemeliyiz;
diyorlar ki:
"Kâsım vefat
ettiği zaman iki yaşındaydı."
"Kâsım
yürüme çağına gelinceye kadar yaşadı."
Belazurî
ise ikisinin arasını toplanmış ve şöyle
demiştir: "Kâsım iki yaşına geldiği ve
yürüdüğü bir sırada vefat etmiştir."
Bazı diğer
rivâyetler, Resulullah'ın evlatlarının süt
emdikleri bir çağda vefat ettiklerini
kaydetmiş, bazısı "Bi'set sonrası"
tabirini eklemiş,
bazısı ise şu ifadeyi kullanmıştır: "Çocuklarının
hepsi de çok küçük yaşta vefat etmişlerdir."
Mücâhid'in Kâsım hakkındaki görüşü ise
şudur: "O yedi gün (veya yedi gece)
yaşadı."
diğer bir rivâyetde "On yedi ay yaşadı"
tabiri kullanılmıştır.
Tarihçi Süheylî ise şöyle diyor konu
hakkında: "Kâsım yürüme çağına varmıştı,
ancak henüz sütten kesilmemişti."
Bu konuda üç
ayrı rivâyet ise şu şekildedir:
"Kâsım ve
Tayyib, henüz küçük yaşta iken Mekke'de
vefat ettiler."
"Kâsım
hayvana binecek ve at sürecek kadar büyüdü."
"Kâsım vefat
ettiği sırada dört yaşında idi."
Buraya kadar
Kâsım'ın küçük yaşta öldüğünü değişik
rivâyetlerin diliyle cûz'î farklarla
aktardık. Şimdi Kâsım'ın ne zaman dünyaya
geldiğine bakalım:
Müsned-i
Feryâbi'de Kâsım'ın İslam'dan sonra
dünyaya geldiğini içeren bilgilere
ilaveten, aşağıdaki iki rivâyet de bunu
te'yid etmektedir:
a)-Kâsım
vefat ettiğinde dört yaşındaydı. Ondan bir
ay sonra da Abdullah, henüz sütten
kesilmemişken vefat etti. Hz. Hatice: "Ya
Resulallah, keşke yaşasaydı da sütten
kesseydim" dediğinde, Allah Resulü: "Onun
süte doyup kesilmesi cennette
gerçekleşecektir" buyurdu.
b)-Müsned-i
Feryâbî'de şöyle kaydedilmiştir:
"Resulullah (s.a.a), Kâsım'ın vefatından
sonra Hatice'nin yanına geldiğinde onu
ağlar şekilde buldu. Hz. Hatice, ya
Resulallah dedi, (göğsümde) Kâsım'ın sütü
çoğaldı; eğer yaşayıp da süt emme
süresini tamamlasaydı, (ayrılığının)
tahammülü daha kolay olurdu benim için.
Cevabında Allah Resulü şöyle buyurdu: "Onun
için cennette, süt emme süresini
tamamlatacak süt annesi tahsis edilmiştir."
Hz. Hatice "Böyle olduğunu bilince daha
kolay olur benim için" deyince, Allah
Resulü "İstersen cennetten sesini sana
duyurabilirim" buyurdu. Hz. Hatice ise
"Ben Allah'ı ve Resulü'nü tasdik ediyorum"
cevabını verdi.
Süheylî bu
hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu
hadis Kâsım'ın cahiliyyet zamanında
ölmediğini gösteriyor."
Bu iki
rivâyet, hem Kâsım vefat ettiği sırada
Allah Resulü'nün peygamberliğe eriştiğini,
hem de henüz süt emdiği sırada vefat
ettiğini, dolayısıyla da büyük ölçüde
bi'setten sonra dünyaya geldiğini
gösteriyor.
Kısacası bir
yandan, Kevser suresinin Kâsım'ın vefatı
üzerine bi'setten kaç yıl sonra nâzil
olduğunu, yine Kâsım'ın doğumu ve
vefatıyla ilgili verdiğimiz diğer
rivâyetleri, diğer taraftan Ümm-ü Külsüm
ve Rukayye'nin Kâsım ve Abdullah'ın
vefatından sonra dünyaya geldiklerini
dikkate aldığımızda, bu iki kızın
kesinlikle bi'setten kaç yıl sonra dünyaya
geldiğini anlamış oluyoruz. Hal böyle iken,
onların cahiliyyet zamanında Ebu Leheb'in
iki oğlu ile evlenmeleri, onlardan
boşandıktan sonra ise Rukayye'nin Osmân b.
Affân ile evlenip bi'setin beşinci yılında
Habeşistan'a hicret ederken gemide çocuk
düşürmesi nasıl düşünebilir?!.
Gerçi bu
konuda Ebu Hilâl-il Askerî aykırı bir
rivâyet de nakletmiştir; ancak rivâyetin
içerisinde açık çelişki bulunmaktadır. O
şöyle diyor: "Kâsım ve Tâhir, nübüvvetten
önce vefat ettiler. Resulullah (s.a.a)
Kâsım'ın cenazesinden döndüğünde Âs b.Vâil
ve oğlu Amr'ın yanından geçerken Amr "Şimdi
ben ona karşı düşmanlığımı sergileyeceğim"
dedi. Bunun üzerine Âs şöyle dedi: "Hiç
şüphesiz o ebter (soyu kesik) oldu."
Ardından Allah-u Teâlâ "Şüphesiz sana
düşmanlık besleyen var ya, işte odur asıl
ebter olan"
âyetini indirdi.
Görüldüğü
gibi bu rivâyet, önce Kâsım'ın nübüvvetten
önce öldüğünü, ardından bu münasebetle
Kevser suresindeki âyetin indiğini
söylüyor. Oysa hepimiz bilmekteyiz ki
Allah Resulü'ne âyetler nübüvvetten sonra
nâzil olmaya başlamıştır. Bazıları âyetin
olayın hemen ardından değil, birkaç yıl
sonra nazil olup, önce yaşanan bir olaya
değindiğini ileri sürebilir belki; ancak
bu oldukça uzak bir ihtimaldir ve
bildiğimiz gibi genellikle âyetler
olayların yaşandığı sırada inmiştir.
Elbette bu
yanlışlığın bir kalem hatasından
kaynaklanarak "Nübüvvetten sonra" yerine
"Nübüvvetten önce" yazılmış olması
mümkündür.
RESULLAH'IN EN KÜÇÜK KIZI KİMDİR?
Cürcânî
diyor ki: "Benim yanımda sahih olan görüş
şudur ki Rukayye Resulullah'ın en küçük
kızı idi; hatta Fâtıma'dan (a.s) da
küçüktü."
Bazıları ise
Ümm-ü Külsüm'ün hepsinden küçük olduğunu
söylemişlerdir.
Ebu Ömer de
şöyle demiştir: "Fâtıma ve bacısı Ümm-ü
Külsüm, Resullah'ın en küçük kızlarıdır;
ancak bu ikisinden hangisinin daha küçük
olduğunda ihtilaf edilmiştir. İbn-i
Serrâc demiştir ki: "Ben Ubeydullah-il
Haşimi'nin şöyle dediğini duydum: "Fâtıma,
Resulullah kırk bir yaşındayken dünyaya
gelmiştir."
El-İstiâb
kitabında bu rivâyete "Rukayye'nin
Fâtıma'dan daha küçük olduğu söylenmiştir"
cümlesi de ilave edilmiştir.
Bazıları ise
Hz. Fâtıma'nın, kızların en küçükleri
olduğunu ileri sürmüş ve bu görüşü sahih
bilmişlerdir.
|